İlahiislam HOŞGELDİNİZ... ilahiislam



ilahiislam

islam dini, Peygamberimiz (s.a.v.), mp3ilahi, sohbet, download, Allah dostları,Sahabe İklimi, Sünnet Dersleri,Slayt Gösterileri, Sesli Anlatımlar, Download, Namaz Nasıl Kılınır, Namaz Tesbihatları, Namaz Sureleri, Namaz Duaları, Mukabele Kuran, Hatm-i Şerifler, Tefsir Dersleri, Tam İlmihal Sesli, Mektubat Rabbani, Sesli Din Bilgileri, Sesli İslam Tarihi, Hayat-üs Sahabe, Allah Dostları, Sesli Sohbetler



Audio Quran :: Free MP3 Sound Files Of Holy Quran In World Languages

O halde siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim.

فَاذْكُرُونِى أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا لِى وَلاَ تَكْفُرُونِ

   O halde siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin. (Bakara 152)

   Cenab-ı Hak anılarak, kast ve yâd edilerek işlenen her iş, söz, fiil ve hatta sükût dahi Mevla’yı zikir sayılır. Mesela, herhangi bir uzvu hak için kullanmak, o uzvun zikridir Yoksa zikir sadece zannedildiği gibi “Allah” ya da “Sûbhanallah” gibi kelimeleri dil ile tekrardan ibaret değildir… Zikirden gaye, gafleti yok etmek ve onu kovmaktır. Öyleyse Allah’ın emirlerini yerine getirmeyi ve yasaklarından kaçınmayı ifade eden her şey zikrin kapsamı içindedir.

   Ancak bu zikirlerin içinde, Cenab-ı Hakk’ın isimlerini ve sıfatlarını söylemek suretiyle yapılan zikrin tesiri çok süratli olup, beklenen muhabbeti oluşturarak kişiyi Mevla’ya çok daha çabuk ulaştırır. Zikirden asıl kastedilen mana da budur.

   İmam Gazali hazretleri zikri üçe ayırmıştır:

   1- Lisanın zikri: Dil ile Mevla’yı tesbih etmek, O’na hamd etmek, O’nu tazim etmek ve Kuran okumak gibi zikirler lisanın zikridir.

   2- Azanın zikri: Her azayı yaratılış gayesinde kullanmak azanın zikridir. Mesela, göz ile Allah’ın sanatına bakmak, akıl ile o sanatta tecelli eden ilahi isimleri tefekkür etmek, kalp ile Allah’ı sevmek, ayak ile Allah’ın yolunda adım atmak gibi...

   3- Kalbin zikri: Kalbin zikri de üçe ayrılır:

   a- Allah-u Teala’nın zat ve sıfatlarına delalet eden delilleri bulmak ve meydana gelebilecek şüphelere karşı cevap hazırlamak için tefekkür etmektir.

   b- Allah-u Teala’nın emirlerini, yasaklarını, müjde ve tehditlerini ve bunlara delalet eden delilleri düşünmektir.

   c- Mahlukatın sır ve inceliklerini tefekkür ederek Allah-u Teala’nın büyüklüğünü, azametini, hikmetini, rahmetini vs. düşünmektir.

   Tefsirini yaptığımız “Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim.” ayet-i kerimesi hakkında birçok izahlar yapılmıştır. Bu izahlardan bazıları şunlardır:

   1- Siz beni itaat etmek suretiyle zikredin ki, ben de sizi rahmetimle zikredeyim. Bu manaya göre Allah’ın kulunu zikretmesinden murad: Ona rahmetiyle muamele etmesidir.

   2- Siz beni itaat etmek suretiyle zikredin ki, ben de sizi mağfiretimle zikredeyim. Bu manaya göre Allah’ın kulunu zikretmesinden murad ise: Ona mağfiretiyle muamele edip onu affetmesidir.

   3- Siz beni dua ile zikredin, ben de sizi duanıza icabet ve istediğinizi vererek ihsan etmekle zikredeyim.

   4- Siz beni övmek için zikredin ki, ben de sizi bahşiş ve nimetimle zikredeyim.

   5- Siz beni dünyada zikredin, ben de sizi ahirette zikredeyim.

   6- Siz beni tenhalarda yalnız iken zikredin, ben de sizi açık yerlerde zikredeyim.

  7- Siz beni rahat zamanlarınızda zikredin, ben de sizi bela ve musibet zamanlarınızda zikredeyim.

   8- Siz beni af dileyerek zikredin, ben de sizi mağfiretimle affederek zikredeyim.

   9- Siz beni, benim yolumda nefis, şeytan ve onlara uyanlarla harp etmek suretiyle zikredin, ben de sizi hidayet ve yardımımla zikredeyim.

  10- Siz beni sıdk ve ihlâsla zikredin, ben de sizi kendi hususi dostluğuma kabul ile zikredeyim.

  11- Siz beni dua ve niyaz ile zikredin, ben de sizi dünya ve ahiretinizin kurtuluşu ile zikredeyim.

   Zikrin önemi ve kıymeti hakkında Peygamber Efendimizden de birçok hadis-i şerifler nakledilmiştir. Bazıları şunlardır:

   Enes b. Malik’ten (r.a.) rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah'ı zikretmek için bir mecliste oturanları melekler kuşatırlar. Allah'ın rahmeti onları kaplar ve Allah Teâlâ onları katındaki meleklerle anar.”

   Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Sadece Allah’ın rızası için bir araya gelip O'nu zikredenlere göklerden bir münadi şöyle seslenilir: 'Bağışlanmış olarak kalkınız! Günahlarınız sevaplara çevrildi. '”

   Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Bir araya gelip de Allah'ı zikretmeden ve Resulüne salavat getirmeden dağılan bir kavmin bu toplantıları kıyamet gününde kendilerine üzüntü ve hasret vesilesi olur.”

   Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edilen kudsi bir hadis-i şerifte Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ben kulumun bana olan zannı üzereyim. O beni zikrettiği zaman onunla beraberim. O beni kendi nefsinde zikrederse, ben onu kendi nefsimde zikrederim. O beni bir toplulukta zikrederse, ben onu ondan daha hayırlı bir toplulukta zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana bir kulaç yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim.”

   Zikrin faziletine dair şu hadisleri de nakledebiliriz:

   "Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş bir vaziyette bekler. Kişi Allah'ı zikredince siner ve çekilir; gaflet etse vesvese verir."

   “Yemeğinizi zikrullah ve namazla eritiniz ve öyle yapmadan uyumayınız, çünkü kalbiniz kararır. Çok yemek zulmettir, zikir ise nurdur. Zikrin nuru ile taamın zulmeti gider.”

   “Allah ‘a giden yolların en yakını zikir yoludur.”

   Efendimize (sav) soruldu: “Ya Resulallah! Mücahitlerin hangisi üstün ve sevabı en büyüktür?” Peygamberimiz (sav) buyurdu ki: “Allah-u Teâlâ’yı en çok zikredendir.” O sahabe tekrar sordu: “Oruç tutanlardan hangisinin sevabı daha büyüktür?” Efendimiz (sav) yine: “Allah-u Teâlâ ‘yı en çok zikredenin sevabı en çoktur.” buyurdu. Sahabe yine sırası ile namaz kılanların, zekât verenlerin, hacca gidenlerin ve sadaka verenlerin hangilerinin sevabının daha çok olduğunu sordu. Efendimiz (sav) hepsine cevaben: “Allah-u Teâlâ’yı en çok zikredenlerin sevabı en çoktur.” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ebubekir (r.a.) Hz. Ömer’e (r.a) dedi ki: “Ya Eba Hafs, şu halde zikredenler hayırları toplayıp gidiyorlar.” Bunun üzerine Resul-u Ekrem (sav) Hz. Ebubekir’i (r.a.) tasdik ederek: “Evet haklısın.” buyurdu.

   Ebu Hureyre şöyle buyurmuştur: “Gök ehli, içerisinde Allah'ın zikredildiği evleri tıpkı bir yıldız gibi görür.”

   Süfyan b. Uyeyne de şöyle buyurmuştur: "Bir kavim Allah'ı anmak üzere bir araya geldiği zaman şeytan ve dünya onlardan uzaklaşır. Şeytan, dünyaya: 'Sen bunların ne yaptıklarını görmez misin?' der. Dünya da şeytana şu karşılığı verir: 'Sen onlara bakma! Dağıldıkları zaman ben onları teker teker boyunlarından tutup sana getiririm!'"

   Tefsirini yaptığımız “O halde siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” ayeti kerimesinde Mevla Teâlâ, zikirden sonra şükrü emretmiştir. Şükrün manası: Sana iyilik yapanı, yapmış olduğu iyilikten dolayı övmendir. Şükrün zıttı ise küfran, yani iyiliği bilmemek ve nankörlüktür.

   Bir kulun şükrünün üç rüknü ve üç esası vardır. Bir kulun şükredici olabilmesi için bu üç rüknü eda etmesi gerekir:

    Birincisi: Kulun, üzerinde bulunan Allah-u Teâlâ’nın nimetlerini itiraf etmesidir.

   İkincisi: Kulun, üzerinde bulunan bu nimetlerden dolayı Allah Teâlâ’ya hamd-ü sena etmesidir.

   Üçüncüsü: Kulun, kendisine verilmiş olan nimetleri Allah'ın rızasını kazanma yolunda sarf etmesidir.

   Bu üç esası yerine getirebilen şükrünü eda etmiş demektir.

   Süfyan İbn-i Uyeyne hazretleri şükür hakkında şöyle demiştir: “Şükür, Allah’ın yasaklarından sakınmandır.”

   Cüneyd-i Bağdadi hazretleri ise şükrü şöyle tarif etmiştir: “Şükür, Allah-u Teâlâ’nın nimetlerinden hiçbiriyle O’na karşı isyan etmemendir.”

   Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleri ise şükrü şöyle tarif eder: “Şükür, nimetleri doğrudan doğruya Allah’tan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur."

   Hacı Ali Haydar Efendi, ayet-i kerimede şükrün zikirden sonra zikredilmesinin hikmeti hakkında şöyle demiştir: “Bizim Mevla’yı zikretmemiz bir nimet, buna mukabil Allah’ın bizi zikretmesi ise daha büyük bir nimet olup şeytan bu iki büyük nimeti sahibinden çalmak isteyeceğinden Allah-u Teâlâ bu zikir nimetinin peşinde, onu bağlayıcı olan şükrü zikretmiştir. Çünkü nimete karşı şükredilince o nimet bağlanmış olur ve şeytan onu çalamaz.

   Nitekim Ömer İbn-i Abdülaziz de şöyle buyurmuştur: “Allah’ın nimetlerini, ona şükrederek bağlayın. Allah’a şükretmekse isyanı terk etmekten ibarettir."

   Ve yine bu hususta denilmiştir ki: “Şükür, eldeki nimetin bağı; gelecek nimetin de avcısıdır.”

   Şükrün önemi ve kıymeti hakkında Peygamber Efendimiz (sav)’den birçok hadis-i şerifler nakledilmiştir. Bazıları şunlardır:

   “Allah'ın nimetlerini yiyip şükreden kulun ecir ve sevabı, Allah yolunda oruç tutan kimsenin ecir ve sevabı gibidir. Afiyet ve selamet içerisinde olup şükreden kulun sevabı ise herhangi bir belaya müptela olan ve sabreden bir kulun ecri gibidir. Kendisine nimet verilen ve buna karşı şükreden kulun ecri ise nimetten mahrum olan ama Allah'ın kendisine verdiklerinden kani ve razı olan bir insanın ecri gibidir.”

   “Bir kimse, hasta veya sakat birini görünce: "Allah-u Teâlâ’ya hamdolsun ki beni böyle etmedi. Bundan ve daha başka dertlilerden üstün kıldı." derse, nimetin şükrü olur.”

   “Şükrederek yiyen, sabrederek oruç tutan mertebesindedir.”

   “İman iki kısımdan oluşan bir bütündür; onun bir yarısı sabır, diğer yarısı da şükürdür.”

   “Az veya çok bir nimete kavuşan "Elhamdülillah" derse, Allah-u Teâla o kimseye bu nimetten daha iyisini verir.”

   Cenab-ı Hak, tefsirini yapmaya çalıştığımız ayet-i kerimenin hürmetine bizleri zikreden ve şükreden kullar zümresine dâhil eylesin ve bizleri nimetine karşı nankörlük yapmaktan da muhafaza etsin. Âmin!



28/5/2009 | Kategori: Dogru iman bilgileri | Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

O sabredenleri müjdele! Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği

 

   Muhakkak ki biz sizi korkuyla, açlıkla ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. O sabredenleri müjdele! Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman: "Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz." derler. (Bakara 155-156)

   Bu ayet-i kerimede Müminlerin, Allah-u Teâlâ’nın hikmeti gereğince, hoşlanmayacağı bazı hâllerle karşılaşacaklarını ve o zaman Cenab-ı Hakk’ın takdirine teslimiyet gösterenlerin büyük bir mükâfata kavuşacakları açıklanmaktadır. Şimdi, ayet-i kerimede beyan buyrulan imtihan çeşitlerini teker teker ele alalım:

   Muhakkak ki biz sizi korkuyla imtihan edeceğiz... Hazin tefsirinde beyan buyrulduğuna göre bu ayet-i kerimede geçen korkudan murad, düşman korkusudur. İmam Şafi ise bu korkunun “Allah korkusu” olduğunu beyan buyurmuştur.

   İkinci imtihan “açlık” iledir. Yine Hazin tefsirinin beyanına göre buradaki açlık, kıtlıklardır. İmam Şafi ise açlığı, Ramazan-ı şerifin orucu olarak tefsir etmiştir.

   Üçüncü imtihan “mallardan noksanlaştırmak” iledir. Hazin tefsirine göre bunun manası: Malın çalınması, yağma edilmesi, zorba bir hükümetin alması veya başka bir sebeple telef olmasıdır. İmam Şafi Hazretleri ise “mallardan noksanlaştırma” ayetini, zekât ve sadaka ile tefsir etmiştir.

   Dördüncü imtihan “canlardan noksanlaştırmak” iledir. Hazin tefsirine göre bunun manası: Öldürülmek, ölmek, hastalık ve ihtiyarlıktan ibarettir. İmam Şafi’ye göre ise “canlardan noksanlaştırmak” ayetinin manası, hastalıklardır.

   Beşinci imtihan “meyvelerden noksanlaştırmak” iledir. Hazin tefsirine göre bunun manası: Soğuk, yakıcı rüzgâr, fırtına, çekirge ve diğer afetler ile meyve ve mahsullerin telef olmasıdır.

   Recâ İbn-i Havf Hazretleri bu makamda der ki: “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, bir hurma ağacında ancak bir hurma olacak."

   İ. Şafi Hazretleri ise “meyvelerden noksanlaştırmak” ayetini, çocukların ölümü ile tefsir etmiş ve şöyle demiştir: “Zira çocuk, kişinin gönlünün mahsulü ve meyvesidir.”

   Ebu Musa Hazretleri’nden rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Bir kulun çocuğu öldüğünde Allah-u Teâlâ Hazretleri meleklerine: “Kulumun çocuğunu mu aldınız?” diye sorar. Onlar da: “Evet” derler. Mevla Teâlâ tekrar: “Onun kalbinin meyvesini mi aldınız?” buyurur. Onlar da “Evet” derler. Bunun üzerine Mevla Teâlâ: “Kulum ne dedi?” diye sorar. Onlar da: “Sana hamdetti ve istircâ etti.” (Yani إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ : Biz Allah’tan geldik ve sonunda ona dönücüleriz, dedi.) derler. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ: “Kuluma cennette bir köşk bina edin ve ona ‘Beytü-l Hamd’ (Hamd evi) ismini verin.” buyurur.

   İbn-i Mesud Hazretleri der ki: “Gökten düşüp parçalanmam, Mevla Teâlâ Hazretlerinin takdir ettiği bir şey hususunda ‘Keşke bu olmasaydı!’ dememden daha sevgilidir.

   Hz. Ali de şöyle buyurur: Bir musibet anında elini dizine vuranın muhakkak sevabı yok olmuştur.

   Musibetlere sabretmek hakkında birçok hadis-i şerifler vardır. Bazıları şunlardır:

    Ebû Yahya Suheyb İbni Sinan (r.a.)’dan rivayet edilmiştir. Resulullah (s.a.v.) buyurdu: “Müminin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece müminde vardır. Sevinecek olsa şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir bela gelecek olsa sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64)

   Ebû Zeyd Üsâme İbni Zeyd İbni Harise (r.a.)’den nakledilmiştir. O şöyle dedi: Resulullah’ın kızı Zeynep, Nebi (s.a.v.)’e: “Oğlum ölmek üzeredir, lütfen bize kadar geliniz!” diye haber gönderdi. Peygamber (s.a.v.): “Alan da veren de Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir vakti vardır. Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin.” buyurarak kızına selam gönderdi. Bunun üzerine kızı, Nebi (s.a.v.)’e: “Ne olur, mutlaka gelsin!” diye tekrar haber yolladı. Bu defa Peygamber (s.a.v.) yanında Sa’d İbni Ubâde, Muaz İbni Cebel, Übeyy İbni Kâ’b, Zeyd İbni Sâbit ve başka bazı sahabeler olduğu hâlde kalkıp kızına gitti. Çocuğu Hz. Peygamber’e verdiler, kucağına aldı. Yavrucak pek zor nefes almaktaydı. Resulullah’ın gözlerinden yaşlar boşandı. Durumu gören Sa’d İbni Ubâde: “Ey Allah’ın Resulü, bu ne hâldir?” dedi. Nebi (s.a.v.) de: “Bu, Allah’ın, kullarının kalbine koymuş olduğu merhamet duygusudur.” buyurdu. (Buhari, Cenâiz 33)

   Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edilmiştir. Resulullah (s.a.v.): “Allah Teâlâ şöyle buyurdu.” demiştir. “Dünyada sevdiği bir dostunu aldığım zaman, sabredip ecrini Allah’tan bekleyen mümin kulumun katımdaki karşılığı cennettir.” (Buhari, Rikak 6)

   Enes İbni Malik (r.a.)’den rivayet edilmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle dedi: “Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Kulumu iki gözünü kör etmekle imtihan ettiğim zaman sabrederse, gözlerine karşılık olarak cenneti veririm.” (Buhârî, Merdâ 7)

   Enes İbni Malik (r.a.)’den rivayet edilmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle dedi: “Allah, iyiliğini dilediği kulunun cezasını dünyada verir. Fenalığını dilediği kulunun cezasını da kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye, dünyada vermez.” (Tirmizî, Zühd)

   Atâ İbnu Yesâr (r.a.)’den rivayet edilmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle dedi: "Kul hastalandığı zaman Allah Teâlâ Hazretleri ona iki melek gönderir ve onlara: "Gidin bakın, kulum yardımcılarına ne diyor, bir dinleyin!" der. Eğer o kul, melekler geldiği zaman Allah’a hamdediyor ve senalarda bulunuyor ise onlar bunu, her şeyi en iyi bilmekte olan Allah’a yükseltirler. Allah Teâlâ Hazretleri, bunun üzerine şöyle buyurur: "Kulumun ruhunu kabzedersem onu cennete koymam, kulumun benim üzerimdeki hakkı olmuştur. Şayet şifa verirsem onun etini daha hayırlı bir etle, kanını daha hayırlı bir kanla değiştirmem ve günahlarını da affetmem, üzerimde hakkı olmuştur." (Kütüb-i Sitte/Sabır)

   Ebu Musa (r.a.)’dan rivayet edilmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle dedi: "İşittiği şeyin verdiği ezaya, Aziz ve Celil olan Allah’tan daha sabırlı kimse yoktur. Çünkü O'na şirk koşulur, evlatlar nispet edilir. O yine de onlara afiyet ve rızık vermeye devam eder." (Kütüb-i Sitte/Sabır)

   Sabır sadece bela ve sıkıntılara sabretmek de değildir. Sabır üçe ayrılır:

   1- Günaha girmeme hususunda sabredip takva dairesinde kalmak.

   2- İbadetlerin zahmetine karşı sabredip ibadetleri terk etmemek.

   3- Bela ve musibetlere karşı sabretmek.

   Ayetin devamında geçen إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ ayetinin manası Ruhu-l Beyan tefsirinde zikredildiğine göre şudur: Sabırlı kullar “ إِنَّا لِلّهِ ” diyerek, mülkün ancak Allah’a ait olduğunu ikrar etmektedirler.

   Yani bu kelimenin manasıyla şöyle derler: “Biz, Allah-u Teâlâ’nın kulları ve köleleriyiz. Kulun kendisi de elindekiler de Mevla’sına aittir. Allah da bizim Mevlamız’dır. Dilerse verdiklerini bizim elimizde bırakır, dilerse alır. Biz, onun kendi mülkünü almasıyla feryat etmeyiz, biz ancak sabrederiz ve onun hükmüne razı oluruz...”

   Bu sabırlı kullar daha sonra da “ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ” diyerek, öldükten sonra dirilerek Mevla Teâlâ’ya kavuşacaklarını ikrar ederler. İşte istircânın manası budur.

   Ancak bu, yalnız lisanla değil, kalple de olmalı ve kişi Allah’ın hükmüne ve tasarrufuna gönülden de razı olarak şöyle düşünmelidir: “Ben şu ana kadar nihayetsiz ilahi nimetlere mazhar bulunuyorum. Elhamdülillah Müslüman’ım, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetiyim. Şimdi geçici bir musibete tutuldum, ama bu musibet elbette Allah’ın izniyle gelmiştir ve onun hikmetinin gereğidir. Cenab-ı Hakk’ın bana verdiği nimetler, şimdi elimden aldığı nimetlerden kat kat fazladır. Veren de odur, alan da. Ben de nihayet onun manevi huzuruna varacağım ve ebedî saadete nail olacağım, artık bu geçici belanın ne ehemmiyeti vardır...”

   Ancak musibet anında böyle düşünmek de kolay bir iş değildir. Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimesinin hürmetine bu zor ameli bizlere kolaylaştırsın!

   İstircânın fazileti hakkında da birçok hadis-i şerifler nakledilmiştir. Biz bir hadis ile iktifa edeceğiz:

   Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v.)’i şunları söylerken işittim: "Kendisine bir musibet gelen Müslüman, Allah'ın emrettiği:

   ‘Biz Allah'ınız ve ancak O'na döneceğiz. Bana bu musibetim için ücret ver ve bana bunun arkasından daha hayırlısını ver!’ derse, Allah o musibeti alır ve mutlaka daha hayırlısını verir.” (Müslim, Cenâiz)

   Bütün bu izahlarla birlikte unutulmamalıdır ki asıl musibet, dine gelen musibettir. Dinî olmayan musibetlere, musibet nazarıyla bakılmamalı ve dine gelebilecek musibetlerden de her vakit dergâh-ı ilahiyeye sığınılmalıdır.

   Cenab-ı Hak tefsirini yaptığımız ayet-i kerimenin hürmetine, bizlere musibetlere karşı sabrı ve istircayı nasip etsin. Âmin!



28/5/2009 | Kategori: Dogru iman bilgileri | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

O vakit, kendilerine uyulan kimseler, kendilerine uyanlardan hız


  إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الأَسْبَابُ الخر

        O vakit, kendilerine uyulan kimseler, kendilerine uyanlardan hızla kaçıp uzaklaşmış ve azabı görmüşlerdir. Nihayet aralarındaki bütün bağlar da kopmuştur. Onlara uyanlar şöyle demektedirler: "Ah, bizim için dünyaya bir dönüş daha olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!" İşte böylece, Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler (pişmanlık ve üzüntüler) hâlinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkacak değillerdir. (Bakara 166-167)

      Tefsirini yapacağımız bu ayetler, ahiret gününün büyük bir pişmanlığından haber vermektedir. Bu pişmanlık sebebiyle, kişi dünyaya bir daha dönmek isteyecek ve kendisini pişman eden ameli terk etmeyi arzu edecektir. Ancak kimseye dönmek için izin verilmeyecektir. Cenab-ı Hak, tefsirini yapacağımız bu ayetin hürmetine, bizleri kötü insanlarla dost olmaktan ve onların peşinde koşmaktan muhafaza etsin! Âmin!

       Şimdi ayet-i kerimenin tefsirine geçiyoruz:

      Fahrurrazi ve Hazin tefsirlerinde zikredildiğine göre, bu ayet-i kerimede geçen, "kendilerine uyulanlardan" murad: Kötü yolda insanlara önderlik yapan, emretmeye ve yasaklamaya muktedir olan reislerdir.

       Bu görüşe göre, ayette geçen, "Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi bizler de onlardan uzaklaşsaydık!" ifadesindeki, "Onların bizden uzaklaştığı gibi" ifadesiyle; bu şerli reislerin ahirette onlardan (kendisine uyanlardan) uzaklaşması murad edilmiştir. Nitekim Sebe suresi 31 ve 33. ayetlerde bu uzaklaşma şöyle beyan buyrulmaktadır:

      "Kâfirler: ‘Biz ne bu Kur'an'a inanırız, ne de ondan öncekilere.' dediler. Fakat o zalimler yakalanıp Rablerinin huzuruna durduruldukları zaman, birbirlerine söz atarken onları bir görseydin! Zayıf sayılanlar, o büyüklük taslayanlara: "Siz olmasaydınız biz mutlaka mümin olurduk." derler. Büyüklük taslayanlar ise zayıf sayılanlara: "Size hidayet geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, siz kendiniz suçluydunuz." derler. O zayıf sayılanlar yine, büyüklük taslayanlara: "Hayır, (işiniz gücünüz) gece-gündüz hilekârlıktı. Çünkü siz bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na eş koşmamızı emrediyordunuz." derler. Bunlar azabı gördükleri zaman, içlerinde pişmanlıklarını gizlerler. Biz de o kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yaptıklarının cezasını çekiyorlardır." (Sebe 31-33)

       Görüldüğü gibi, bu dünyadaki kötü reisler, kendisine tabi olanlardan o gün kaçacak ve onlardan beri olduklarını söyleyeceklerdir. İşte, dünyadaki reislerinden ahirette bu sözleri duyan kişiler de bir daha dünyaya dönmek ve onların ahirette kendilerinden uzaklaştığı gibi, onlar da dünyada o reislerden uzaklaşmak isteyeceklerdir.

        İkinci bir görüşe göre ise "kendilerine uyulanlardan" murad, kâfirlerin dünyada taptıklarını iddia ettikleri meleklerdir. Zira melekler de, kâfirlerden uzak olduklarını şu ayet-i kerimede buyrulduğu şekilde açıklayacaklardır:

       "O gün Allah, onları hep birlikte mahşere toplayacak, sonra meleklere: ‘Şunlar size mi tapıyorlardı?' diyecektir. Melekler de: ‘Seni tenzih ederiz. Bizim onlara karşı sığınacak velimiz sensin! Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı, çoğu onlara inanmışlardı.' diyecekler." (Sebe 40-41)

         Demek, melekler de kendilerine tapanlardan beri olduklarını açıklayacaklardır. İşte bu hengâmda, onlara tapanlar da bir daha dünyaya dönmek ve meleklerin o gün kendilerinden uzaklaştığı gibi, dünyada meleklere tapma amelinden uzaklaşmak isteyeceklerdir.

         Üçüncü bir görüşe göre ise "kendilerine uyulanlardan" murad, putlardır. Zira putlar da aynı şekilde, kendilerine tapanlardan uzak olduklarını beyan edecekler ve kendilerine tapanlardan yüz çevireceklerdir. Nitekim Cenab-ı Hak bu hususta şöyle buyurmuştur:

        "Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan putlara tapandan daha sapık kim olabilir? Oysa taptıkları şeylerin, onların yalvarışlarından haberleri bile yoktur. Kıyamet günü insanlar bir araya toplandığı zaman taptıkları şeyler kendilerine düşman kesilirler. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr ederler." (Ahkaf 5-6)

        "O gün Rabbin onları da, Allah'tan başka taptıkları şeyleri de toplar ve der ki: "Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi yolu kaybettiler?" Onlar: "Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da senden başka dostlar edinmek bize yakışmaz; fakat sen onlara ve atalarına o kadar nimet verdin ki, sonunda seni anmayı unuttular ve helaki hak eden bir kavim oldular." derler. (Bunun üzerine ötekilere hitaben şöyle denilir.) "İşte (taptıklarınız) sizi söylediklerinizde yalancı çıkardılar. Artık ne (azabınızı) geri çevirebilir, ne de bir yardıma çare bulabilirsiniz. Sizden kim zulmederse, ona büyük bir azap tattıracağız." (Furkan 17-19)

         Dördüncü bir görüşe göre ise "kendilerine uyulanlardan" murad, şeytanlardır. Zira şeytanlar da kendilerine tabi olanlardan uzak olduklarını şöyle açıklayacaklardır:

        "İş bitince şeytan onlara şöyle diyecek: ‘Şüphesiz ki Allah size gerçek olanı vaad etti, ben de size vaad ettim, ama ben caydım! Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi (küfür ve isyana) çağırdım, siz de geldiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Ben, önceden beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim.' Doğrusu zalimler için acı bir azap vardır!" (İbrahim 22)

        Demek, "O vakit, kendilerine uyulan kimseler, kendilerine uyanlardan hızla kaçıp uzaklaşmış ve azabı görmüşlerdir." ayetinde beyan buyrulan, "kendilerine uyulan" kimseler hakkında dört farklı görüş ve her görüşü destekleyen ayet-i kerimeler vardır. Bu dört görüşü bir daha hatırlayacak olursak:

        1.    Kötü yolda insanlara önderlik yapan, emretmeye ve yasaklamaya muktedir olan reisler,

        2.    Kâfirlerin dünyada taptıklarını iddia ettikleri melekler,

        3.    Kendilerine ibadet edilen putlar,

        4.  Şeytanlardır.

      Ayet-i kerimenin devamında gelen, "Nihayet aralarındaki bütün bağlar da kopmuştur."  ifadesindeki "bağlar" ile de şu mana kastedilmiştir: Ahirette, uyanlarla uyulanların aralarındaki muhabbetler, birbirlerine verdikleri sözler, arkadaşlık ve akrabalık bağları ve diğer bütün ilişkileri kopmuştur. Artık hiçbiri diğerinin yüzüne bakmaz, hatırını sormaz ve onu kurtarmaya çalışmaz. Bu hakikate, Kur'an'ın şu ayet-i kerimeleri işaret etmektedir:

       "Hiçbir dost, dostunun hâlini sormaz." (Mearic 10)

      "Sura üflendiği zaman artık aralarında ne bağlar vardır ne de birbirlerinin (hatırlarını) sorarlar." (Müminun 101)

        Bu ayet-i kerime, Cenab-ı Hak'tan başkasını ilah tutanların ahiretteki pişmanlığını ve dünyadaki amellerinin kendilerine hiç fayda vermeyeceğini bildirmektedir. Bu mealde daha birçok ayet-i kerime vardır. Bazıları şunlardır:

       "Onları, ateşin üzerinde durduruldukları zaman bir görseydin! Şöyle diyorlardı: ‘Ne olurdu dünyaya tekrar döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık da müminlerden olsaydık!'" (En'am 27)

      "Muhakkak ki, Allah kâfirleri lanetlemiş ve onlar için şiddetli bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada ebedî kalacaklardır; ne bir dost ne de bir yardımcı bulamayacaklar. O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken: ‘Ah keşke Allah'a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!' derler. Yine derler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara azabın iki katını ver ve kendilerini büyük bir lanet ile lanetle!'" (Ahzab 64-68)

       "Onlar orada şöyle feryat ederler: ‘Ey Rabbimiz! Bizleri çıkar, yaptığımız (kötü) amellerden başka salih bir amel yapalım.' (Onlara denilir ki): ‘Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın azabı, çünkü zalimleri kurtaracak yoktur.'" (Fatır 37)

       Artık akıllı kişi bu ayet-i kerimelerden ders almalı ve ahirette pişman olacağı amelleri yapmama hususunda ciddi gayret göstermelidir. Yoksa ayetlerin de haber verdiği gibi, o günün pişmanlığının kişiye hiçbir faydası yoktur.

       Dilerseniz tefsir dersimizi şöyle bir dua ile tamamlayalım:


Ya Rabbi, bizleri ahirette pişman olacağımız amelleri işlemekten muhafaza eyle!

Şerli ve kötü reislerin peşine takılıp onlara kuvvet vermekten ve onların kötü amellerine ortak olmaktan bizleri koru!

Bütün bağ ve sebeplerin koptuğu o günde, bizleri Efendimiz (s.a.v.) ile cem eyle, onun ile aramızdaki bağı günahlarımız sebebiyle koparma!

Ya Rab, nasıl razı olacaksan o şekilde bizleri yaşat, o şekilde bizleri öldür ve o şekilde bizleri mahşer meydanına çıkart!

Âmin, Âmin, Âmin!



26/5/2009 | Kategori: Dogru iman bilgileri | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Kabirdeki ölü, boğulmak üzere olup imdat isteyen kişi gibidir.

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ ابْنِ عَبَّاسٍ ، قَالَ رَسُولُ اللَّه صلى الله عليه و سلم مَا الْمَيِّتُ فِى الْقَبْرِ اِلاَّ كَالْغَرِيقِ الْمُتَغَوِّثِ يَنْتَظِرُ دَعْوَةً تَلْحَقُهُ مِنْ اَبٍ اَوْ اُمٍّ اَوْ اَخٍ اَوْ صَدِيقٍ ، فَاِذَا لَحِقَتْهُ كَانَتْ اَحَبَّ اِلَيْهِ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا ، وَ اِنَّ اللَّهَ لَيُدْخِلُ عَلَى اَهْلِ الْقُبُورِ مِنْ دُعَاءِ اَهْلِ اْلاَرْضِ اَمْثَالَ الْجِبَالِ ، وَ اِنَّ هَدِيَّةِ اْلاَحْيَاءِ اِلَى اْلاَمَوَاتِ اْلاِسْتِغْفِارُ لَهُمْ

      Abdullah İbn-i Abbas (r.a.) rivayet etmiştir. Allah'ın Resulü (s.a.v.)  şöyle dedi: "Kabirdeki ölü, boğulmak üzere olup imdat isteyen kişi gibidir. Babasından, anasından, kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak bir duayı bekler. O dua kendisine ulaşınca, dünya ve içindekilerden kendisine daha sevgili olur. Allah-u Teâlâ, yer ehlinin duasından kabir ehline, dağlar gibi (rahmetler) indirir. Muhakkak ki dirilerin ölülere hediyesi, onlar için istiğfarda bulunmaktır." (Beyhaki, Şuabu'l İmam No 7905)

         Bu hadis-i şerif, kişinin kabirdeki hâlinden haber vermekte ve o günün sıkıntı ve umutlarından bahsetmektedir. Cenab-ı Hak rahmetinin hürmetine o günün sıkıntı ve hüzünlerinden bizleri emin eylesin. Âmin!

       Hadis-i şerifimizi Abdullah İbn-i Abbas (r.a.) rivayet etmiştir. 

      قَالَ رَسُولُ اللَّه صلى الله عليه و سلم Allah'ın Resulü (s.a.v.)  şöyle dedi:

    مَا الْمَيِّتُ فِى الْقَبْرِ اِلاَّ كَالْغَرِيقِ الْمُتَغَوِّثِ Kabirdeki ölü, boğulmak üzere olup imdat isteyen kişi gibidir... Evet, kabirdeki hâlimiz budur, boğulmak üzere olup imdat isteyen kişinin hâli gibi... O anı hayal edebiliyor musunuz? Daracık ve karanlık bir mekânda, bütün dünya nimetlerinden mahrum karanlık bir yerde, bütün dostlardan uzak, yalnız, kimsesiz ve tek başına... Ümitler tükenmiş, emeller bitmiş, hayaller kesilmiş bir hâlde... Kişi imdat ister, yardım bekler, bir kurtarıcı arar, bir yere sığınmak ister... O anı hayal edebiliyor musunuz? Acaba bu hâldeki bir insan ne bekler ve ne ile mutlu olur? Acaba kabrin o karanlık çukurunda yatan kişiyi ne mutlu eder?

     يَنْتَظِرُ دَعْوَةً تَلْحَقُهُ  Kendisine ulaşacak bir duayı bekler... Evet, onun beklediği bir duadır, ruhuna bağışlanmış bir Kur'an'dır, sevabı ona bağışlanmış bir sadakadır ve hakeza... Kabirde ve yerin bir metre altında bunlardan başka hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Eğer kabir ehline seslenseniz ve deseniz ki: "Elimde bir kese altın var, kim ister?"

     Oradan bir ses duyamazsınız, bir istek ve bir talep göremezsiniz. Ancak şöyle deseniz: "Kimin ruhuna bir Fatiha okuyayım, kimin ruhuna bir dua göndereyim?" Hepsi ellerini uzatır ve "Bana, bana oku!" derler.

      İşte kul, kabirde kendisine ulaşacak bir duayı bekler. Peki, kimden bekler?

    مِنْ اَبٍ اَوْ اُمٍّ اَوْ اَخٍ اَوْ صَدِيقٍ  Babasından, anasından, kardeşinden veya dostundan... Yani kendisini tanıyanlardan ve dostlarından bekler. Dünyada iken arkadaş olduğu insanlardan bekler. Bu babasıdır, anasıdır, kardeşidir, eşidir, evladıdır, arkadaşıdır ve hakeza...

     Bu arada, anasını, babasını, akrabalarını ve dostlarını unutanların ve bir duayı onlara çok görenlerin kulakları çınlasın!

     Peki, kendisine bir dua ulaşan kabir ehli ne yapar? Bu duaya ne kadar sevinir? İşte cevabı:

    فَاِذَا لَحِقَتْهُ كَانَتْ اَحَبَّ اِلَيْهِ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا  O dua kendisine ulaşınca, dünya ve içindekilerden kendisine daha sevgili olur... Yani eğer ona dünyada iken, dünya ve içindekiler bitamamiha kendisine verilseydi, ne kadar sevinirdi! İşte, kabirde iken kendisine ulaşan bir duaya bundan daha çok sevinir.

     Ne mutlu arkasından dua okunanlara! Ne mutlu öldükten sonra unutulmayanlara! Ne mutlu hayırlı evlatlar ve dostlar tarafından ismi anılanlara! Ne mutlu...

    وَ اِنَّ اللَّهَ لَيُدْخِلُ عَلَى اَهْلِ الْقُبُورِ مِنْ دُعَاءِ اَهْلِ اْلاَرْضِ اَمْثَالَ الْجِبَالِ Allah-u Teâlâ, yer ehlinin duasından kabir ehline, dağlar gibi (rahmetler) indirir... Evet, Allah-u Teâlâ, o duadan hâsıl olan nuru ve rahmeti, dağlar gibi, kabir ehline indirir. Edilen her dua, bağışlanan her Kur'an ve ölü için yapılan her iş, ölüye ulaşır ve sevabı o ölünün defterine yazılır.

    وَ اِنَّ هَدِيَّةِ اْلاَحْيَاءِ اِلَى اْلاَمَوَاتِ اْلاِسْتِغْفِارُ لَهُمْ Muhakkak ki dirilerin ölülere hediyesi, onlar için istiğfarda bulunmaktır... Demek, ölen sevdiklerimizin affı için Allah'a dua etmeli ve Allah'ın onları affetmesi için yalvarmalıyız. Bu, dirinin ölüye hediyesidir. Eğer ölülerimize kıymet veriyorsak ve dostluğun da hakikatine ulaşmışsak, onları hediyesiz bırakamayız.

     Ne mutlu o ölülere ki, arkalarında hakiki dostlar bırakmışlar ve dostları onlara devamlı hediyeler gönderiyor! Ne mutlu, kabre girince unutulmayanlara...

     Ehl-i kabrin dua beklemesi ve onlara yapılan duaların bereketinden istifade etmeleri hususunda birçok hadis-i şerif mevcuttur. Makam münasebetiyle bir kısmını burada nakletmeyi uygun buluyoruz:

      Ebu Hureyre (r.a.) rivayet etmiştir. Allah'ın Resulü (s.a.v.)  şöyle dedi: "Şüphesiz ki Allah-u Teâlâ, salih bir kulunun cennette derecesini yükseltir. O: ‘Ya Rabbi! Bu bana nereden geldi?' diye sorunca, Mevla Teâlâ: ‘Çocuğunun senin için istiğfar etmesi sebebiyle' buyurur." (Ahmed İbni Hanbel, Müsned No 10615)

     Ebu Hureyre (r.a.) rivayet etmiştir. Allah'ın Resulü (s.a.v.)  şöyle dedi: "Kim ebeveyninden birine bedel haccederse, bu hac ile onun borcunu ödemiş olur. Bu durum semadaki ruhuna müjdelenir. Kişi, anne ve babasına karşı isyankâr bile olsa (bu iyiliği sebebiyle) Allah'ın nezdinde iyi kullar meyanında yazılır." (Taberâni Mu'cemu'l-Kebir (3, 282)

      İbni Abbas (r.a)'dan rivayet edildiğine göre, bir adam şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü! Benim annem vefat etti ve vasiyette bulun­madı. Onun adına sadaka vermem, kendisine fayda verir mi?" Peygamber Efendimiz: "Evet" dedi. (Buhari: (55) Kitabu'l-Vesayâ. Tirmizî: (5) Kitabu'z-Zekât)

       Ebu Hureyre (r.a.) rivayet etmiştir. Allah'ın Resulü (s.a.v.)  şöyle dedi: "Kul vefat edince bütün amelleri kesilir; üç ameli müs­tesna: Sadaka-i cariye, kendisi ile faydalanılan bir ilim ve kendisine dua eden salih bir evlat." (Müslim: Kitabu'l-Vesaya, Hadîs No:14)

        Ebu Üseyd Malik (r.a.) anlatıyor: Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! Anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkânı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?" diye sordu. Resulullah (s.a.v.): "Evet vardır." dedi ve açıkladı: "Onlara dua etmek, onlar için Allah'tan istiğfar talep etmek, onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babasının akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek ve anne ve babanın dostlarına ikramda bulunmak." (Ebu Dâvud, Edeb: 129, (5142); İbnu Mâce, Edeb: 2, (3664))   

        Ayrıca, dirilerin ölülere yaptığı dualardan sadece ölüler faydalanmamakta, bizzat dirinin kendisi de istifade etmektedir. Bu hakikate şu hadis-i şerif işaret etmektedir:

عَنْ عُباَدَةَ ابْنِ الصَّامِتِ ، قَالَ رَسُولُ اللَّه صلى الله عليه و سلم مَنِ اسْتَغْفَرَ لِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ كُتِبَ لَهُ بِكُلِّ مُؤْمِنٍ وَ مُؤْمِنَةٍ حَسَنَةٌ

        Ubade İbni's Sâmit (r.a.) rivayet etmiştir. Allah'ın Resulü (s.a.v.)  şöyle dedi: "Her kim, mümin erkek ve kadınlar için mağfiret dilerse, her mümin ve mümineye karşı ona bir hasene (sevap) yazılır." (Buhari, et- Tarihu'l Kebir No: 2564)

        Gördüğünüz gibi, demek sadece duaya ve kendileri için af dilenmeye ölüler muhtaç değildir, bizler de muhtacız. Bu sebeple, ahiret yolculuğumuzda bir azık olması için duaya ve ölülerimiz için af dilemeye devam etmeliyiz.

        Dilerseniz, gelin hadis dersimizi şu dua ile tamamlayalım:


Ya Rabbi, ölülerimiz için yaptığımız duaları onlara ulaştır!

Onları bizden hoşnut ve razı eyle!

Arkamızdan, bizlere de dua edecek hayırlı bir nesil bırakmayı bizlere nasip eyle!

Ölümümüz ile bizleri unutmayacak hakiki dostları, bu dünyada bizlere ihsan eyle!

Âmin, Âmin, Âmin!



26/5/2009 | Kategori: Dogru iman bilgileri | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Sevk-i İlahi delili

   İnsanı hayalen bir şehir kadar büyütseniz, herhâlde damarları bir yol kadar geniş olurdu. Şimdi sizi bu vücuda soksalar ve kulağa ya da herhangi bir organa gitmenizi isteseler, acaba yolunuzu bulabilir miydiniz?

   Girdiği büyük bir binadan çıkmak için çıkış kapısını bulamayan ve kendi semtindeki bir adresi bulmak için bile onlarca insana adres soran biz, herhâlde asla kulağa ulaşamazdık.

   Hâlbuki vücudumuza ilk defa giren maddeler -akılsız, iradesiz, şuursuz, kudretsiz, hayatsız... olmalarına rağmen- yollarını hem de kimseye sormadan buluyorlar. Göze gereken elementler göze, kalbe gerekenler kalbe gidiyor. Hiçbiri yolunu şaşırmıyor, iyi ama nasıl?

   Bizim bu kadar zekâmızla yapamadığımız bu seyahati bu zerreler nasıl yapıyor? Bu sorunun iki cevabı olabilir:

   1- Bu elementler çok akıllı olduklarından dolayı yollarını kimseye sormadan bulabiliyorlar.

   2- Onları Allah-u Teâlâ idare ve sevk ediyor. Hepsi Allah'ın bir memurudur ve O'nun sevkiyle hareket ediyorlar.

   Cevabını sen seç. Ve bil ki vereceğin cevaba göre bir makama oturacaksın. Eğer Allah'ı tanırsan, O'na cennet bahçelerinde misafir olacaksın. Yok, "İnat ederim tanımam." dersen, bu sefer de zebanilere misafir olacaksın. Hiçbir akıllı, zebanileri cennet bahçelerine tercih etmez!

   Şimdi de sevk-i ilahi delilinin başka numunelerine bakalım:

   Göç mevsimi geldiğinde kuşların başka memleketlere göçtüklerini görürüz. Vızvız, bıldırcın, sığırcık gibi kuşlar 7.000 km'lik bir göç yaparlar. Orta Avrupa leyleği ise 10.000 km'lik bir göç yapar ve günde 150 km yol alır. Göç şampiyonu ise Deniz kırlangıcı denilen bir kuştur ki 25.000 km'lik bir seyahat yapar. Evet, yanlış okumadınız, tam 25.000 km'lik bir seyahat!

   Şimdi şunu düşünün: Arabanızla bir seyahate çıktınız. Size 25.000 km uzaklıkta, neredeyse dünyanın diğer bir ucunda bir adres verildi ve siz oraya gideceksiniz. Haritanız yok, pusulanız yok, yol levhaları yok ve kimseye yolu sormak da yok... Ve siz en kısa yolu bulup gitmelisiniz. Hadi boş verin kısa yolu, en uzun yol da kabulümüz. Acaba bu kadar aklınızla, bilginizle, sözün özü insan olmanızla beraber, bu seyahati tamamlamanız ve size verilen adresi bulmanız mümkün müdür? Nereden mümkün olacak! Girdiği büyük bir binadan çıkış kapısını bulamayan insan, 25.000 km'lik bir seyahati nasıl tamamlayabilir?

   Peki, insanın yapamadığı bu seyahati, bir kuş olan Deniz kırlangıcı nasıl yapmaktadır? İki tane seçenek var:

   1- Ya bu kuş insandan daha akıllı, daha zeki ve daha becerikli.

   2- Ya da bu kuş, bu seyahati kendi başına yapmıyor ve ona ilham ediliyor. İlham dediğimiz bu sevk-i ilahi sayesinde yolunu buluyor.

   Hangi seçenek doğru olabilir? Eğer bu göçü kuşun kendi başına yaptığını kabul edersek, o zaman bu kuşu insandan daha akıllı kabul etmemiz gerekecektir. Zira insanın yapamadığı bir işi yapan, elbette insandan  daha akıllı olmalıdır.

   Bir mağaradan bir yarasa alınmış ve ışık geçirmez bir kafese konularak 300 km uzaktan bırakılmış. Daha sonra bu yarasanın mağarasına döndüğü tespit edilmiş. Burada da sorumuz aynı:

   Eğer bu, sevk-i ilahi değilse nedir? Yarasa kendi başına 300 km uzaklıktaki mağarasını nasıl bulabilir? Sizlerin gözünü bağlasalar ve evinize 300 km uzakta sizleri bıraksalar, kimseye yol sormadan ve yol levhalarına da bakmadan evinizin yolunu bulabilir miydiniz?

   Yine hiç göç yapmamış bir leylek, kafes içerisinde İtalya'ya götürülmüş ve göç mevsimi serbest bırakılmış. Görülmüş ki bu leylek, en kısa yolu takip ederek 125 gün sonra neslinin göç ettiği memlekete varmış.

   Şimdi, kuşları bir kenara bırakalım da kendimize bakalım: Elimize bir adres verilse bile çoğu zaman gideceğimiz yeri bulamayız, kayboluruz. Hatta bir hastaneye girsek, çıkış kapısını bulmakta zorlanırız. Bir de yollardaki işaret levhalarını kaldırsalar ve bizden İstanbul'dan Kars'a gitmemizi isteseler, herhâlde ömrümüzün sonuna kadar oraya ulaşamazdık.

   Acaba kuşlar bizden daha mı akıllı? Yoksa onlara ilham eden birimi var? Demek Allah'ı inkâr etmek, kuştan daha ahmak olduğunu kabul etmek ile mümkündür.

   Sevk-i ilahi delilinin misalleri saymakla bitmez. Bizler son olarak, çok ilginç olduğuna inandığımız ve sizi de hayrete düşürecek bir hadiseyi nakledip bu delili tamamlayacağız.

   Yılan balıklarının nasıl ürediğini araştıran Danimarkalı Profesör Yuhanna Smith son derece ilginç bir şey keşfetmiş. Yumurtlama zamanı geldiğinde anne yılan balıkları Bermuda Şeytan Üçgeni yakınlarındaki Saratoga adasına doğru bir göç yapıyorlar ve oraya ulaştıklarında yumurtlayarak orada ölüyorlar. Yumurtalar 360 metre derinliğe ulaştıklarında çatlıyor ve içinden yavru yılan balıkları çıkıyor. Bu yavrular 5 cm boyuna ulaştıklarında ise tekrar bir göç ile büyük denizlere dönüyorlar. Burada ilginç olan şu: Anne yılan balığı hangi denizden gelmiş ise yavrusu o denize dönüyor ve asla başka bir denize gitmiyor.

   Eğer bu seyahatin Allah'ın ilhamı ile gerçekleştiğini kabul etmezsek şu sorulara makul cevaplar bulmamız gerekecektir:

   1- Anne yılan balıkları bu kadar yorucu, uzun ve kendilerinin ölümü ile sonuçlanacak bir seyahate niçin katlanıyorlar?

   2- Saratoga adasına niçin gidiyorlar ve bu adayı nasıl buluyorlar? Yoksa ellerinde pusulaları mı var?

   3- Yavru yılan balığı, annesinin geldiği denizi ve yolunu nereden biliyor?

   4- Hadi "Annesinin geldiği denizi biliyor ve yolunu da buluyor." diyelim. Ama niçin daha yakın bir denize gidip gününü gün etmiyor da o meşakkatli yola katlanıyor. Annesinin geldiği denize dönmek onun için, niçin bu kadar önemli? Bu derece baskın bir sılaya hasret duygusunu nereden almış?

   Bizler şimdiye kadar, cami avlusuna bırakılan bir çocuğun, büyüdüğünde ana evine döndüğünü hiç duymadık. Mahlûkatın en zekisi ve akıllısı olan insanın yapamadığını, yavru yılan balıkları nasıl yapıyor olabilir?

   Ey kâfirler, artık hadi gelin ve "Allah" deyin! Yok, hâlâ "Allah" demiyor ve bu sevkin, bir sevk-i ilahi olduğunu kabul etmiyorsanız, o zaman yukarıdaki mezkûr sorularımızı cevaplayın da dinleyelim!



24/5/2009 | Kategori: Dogru iman bilgileri | Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Yardımlaşma delili

   Şu âleme dikkat ile baktığımızda, varlıkların birbirinin yardımına koştuklarını görürüz.  Atomlar hücrenin, hücreler organların, organlar bedenin, bulutlar bitki ve hayvanların, hayvanlar insanların... her şey birbirinin yardımına koşar ve birbirinin işini tamamlar.

   Hâlbuki başkasına yardım edebilmek için, ilk önce yardım edenin iradesi olmalı ve yardım etmeyi, yardım etmemeye tercih edebilmelidir. İradenin yanında kudreti de olmalıdır. Kudreti olmazsa yardım edemez. Bunun yanında yardıma muhtaç olanı tanıyabilecek bir ilmi, onun çağrısını duyabilecek bir işitmesi, onu görebilecek bir gözü, ihtiyacını hissedebilecek bir şuuru ve daha bunlar gibi onlarca sıfatı olmalıdır.

   Hâlbuki birbirlerinin yardımına koşan mahluklarda irade, kudret, işitme ve görme gibi sıfatlar yoktur. Hatta bir kısmının hayatları bile yoktur. O hâlde bu varlıkların bu yardımlaşmayı kendi başlarına ve kendi kendilerine yapmaları mümkün değildir. Demek onları yardıma koşturan, perde arkasında bir zat vardır ve olmalıdır.

   Kâinattaki bütün hayat sahiplerini bir tarafa ayırsak, bu takdirde ortada hayatsız, şuursuz, iradesiz ve kudretsiz bir topluluk kalır. Bu durumda zenginin fakire, kuvvetlinin zayıfa yardım etmesi misali, hayat sahibi olanların da hayatsız olanlara yardım etmeleri gerekir.

   Hâlbuki hakikat bunun tam tersidir. Cansızlar, canlılara yardım ederler. Hayatsız ve iradesiz bir şeyin kendi hesabına yardım etmesi mümkün olmadığına göre, demek hepsi birer memurdur ve Allah'ın emriyle hareket ederler.

   Mesela, bulutlar yağmurları ile yeryüzü ahalisinin yardımına koşarlar ve onları sularlar. Bu hadisede üç kaziyeden birisini kabul etmemiz gerekir:

   1- Bulutlar; insanları, hayvanları ve bitkileri tanırlar ve merhamet göstererek onlara yağmur yağdırırlar. Tabi bunu yapabilmek için hayat, irade, kudret ve ilim gibi sıfatlara sahip olmaları gerekir.

   2- Buluta yağmuru yağdırtan insanın kudretidir. İnsan buluta yağmur yağdırmasını emreder ve bulut da yağmuru yağdırır.

   Bu iki şık da kabul edilebilir değildir. Aklını kaybetmeyen hiç kimse, bu iki şıktan birini kabul edemez. O hâlde geriye sadece 3. şıkkı kabul etmek kalır.

   3- Bulut Allah'ın bir memurudur. O'nun emri ile yeryüzü ahalisini sular. Yağmuru yapan da, yeryüzü ahalisine merhamet gösteren de Allah'tır.

   İşte bulutların yeryüzünün yardımına koşmaları gibi, bütün eşya da birbirinin yardımına koşarlar. Şuursuz, hayatsız, iradesiz, ilimsiz, kudretsiz... mahlukların kendi kendilerine bu şefkatli yardımı yapabilmeleri mümkün değildir. İşte onların bu yardımlaşmayı yapmaktaki âcziyetleri ispat eder ki, perde arkasında bir zat vardır ve onları birbirlerinin yardımına koşturan O zattır.

   Âlemde gözüken yardımlaşma hakikatinin misalleri saymakla bitmez. Biz sadece numune olması için bir misal verip Allah'ı inkâra yeltenen kişiye bazı sorular soracağız:

   Kökün iki tane vazifesi vardır. Birisi, ağacı ayakta tutmaktır. Diğeri ise, ağaca lazım olan maddeleri topraktan almaktır. Lakin iğne yapraklı ağaçların (ardıç, çam gibi) yetiştiği topraklar asit karakterli olduğundan, kök lazım olan maddeleri topraktan alamaz. İşte ağaç bu sıkıntı içinde kıvranırken, birden bir mantar gider ve ağacın köküne yerleşir. Ağaca lazım olan maddeleri onun için hazırlar ve ağaca takdim eder. Ağaç da bu iyiliğe karşı ürettiği şekerin bir kısmını ona verir.

   Şimdi ey Kâfir! Anlatılan bu yardımlaşma hakikatinin faili olan Allah'ı kabul etmezsen, şu sorularımıza cevap ver de görelim!

   1- Mantar, ağacın bu sıkıntısını nereden biliyor? Elbette bunu bilmesi mümkün değildir. Zira bilmek, ilim sıfatına sahip olmak ile mümkündür. Mantarın ise ilmi yoktur. Yoksa sen, kendinden dahi haberi olmayan mantarın, İbni Sina kadar ilmi olduğunu mu iddia ediyorsun? Gerçi bunu o bile yapamazdı.

   2- Hadi ilmi var ve ağacın sıkıntısını biliyor diyelim. Lakin ağaca yardım etmek merhametin eseridir. Merhameti olmayan yardım etmez. Hâlbuki mantarın merhameti yoktur. Yoksa sen, mantarda hadsiz bir merhametin varlığını da mı kabul ediyorsun?

   3- Haydi ilim ile beraber merhameti de var diyelim. Acaba kökün yapamadığı işi, o nasıl yapıyor ve ağaca lazım olan maddeleri nasıl üretiyor? Yoksa mantarın sonsuz bir kudreti mi var, bunu da mı kabul ettin?

   4- Evvela, acaba mantar, ağaca lazım olan maddeleri nereden biliyor? Hangi mektepte botanik okumuş? Mesela sen ağaca hangi maddelerin lazım olduğunu biliyor musun? Eğer bilmiyorsan şu soruyu sorabiliriz: Acaba mantar senden daha mı akıllı?

   5- Acaba ağacın, bu iyiliğin altında kalmayıp ürettiği şekerin bir kısmını mantara sunması onun minnettarlığının bir eseri midir? Yani bu ağaç, iyiliğin altında kalmayacak kadar izzetli bir ağaç mıdır?

   Daha bunlar gibi onlarca soru sorabiliriz. Herhâlde artık anlaşılmıştır ki,
 Allah'ı inkâr eden, işte bu kadar hezeyanları kabul etmek zorunda kalır.



24/5/2009 | Kategori: Dogru iman bilgileri | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

İnşa delili

   İnşa: Maddelerin ve elementlerin bir araya gelerek bir yapıyı oluşturmasıdır. Birçok madde ve element bir araya gelerek bir mevcudu oluştururlar ve bir vücutta toplanırlar. Buna terkip de denilir. İnşadaki denge, Cenab-ı Hakk'ın varlığına büyük bir delildir. Şöyle ki:

   Bir eczanede, muhtelif maddelerle dolu yüzlerce kavanoz şişenin bulunduğunu farz ediyoruz. Bizlerden, bu kavanozlardaki maddeleri kullanarak bir macun ve bir ilaç yapmamız istendi. Bizler eczaneye geldik, gördük ki: O macun ve ilacın yüzlerce ferdi yapılmış ve tezgâha konulmuş. O macun ve ilaçları tetkik ettik, gördük ki: O kavanoz şişelerin her birinden, mahsus bir ölçüyle bir-iki miligram bundan, üç-dört miligram ondan, altı-yedi miligram başkasından ve bunlar gibi, her birinden muhtelif miktarda maddeler alınmış ve o macun ve ilaçlar oluşturulmuş. Eğer birinden bir miligram eksik ya da fazla alınsa o macun ve ilaç tesirini gösteremez; ilaç iken zehir olurlar.

   Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mıdır ki o şişelerden alınan muhtelif miktarlar; şişelerin garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpması sonucu devrilmesiyle her birinden alınan miktar kadar, yalnız o miktar şişeden aksın, diğer şişelerden akanlar ile beraber gitsin ve toplanıp o macunu ve ilacı teşkil etsinler? Acaba bütün dünya toplansa bir macunun ve ilacın tesadüfen oluştuğuna bizi ikna edebilirler mi? Hele bu ilaç ve macunun milyonlarca ferdi bulunsa, tamamının tesadüf eseri olduğuna bizi inandırabilirler mi? Acaba bu fikirden daha hurafe ve daha batıl bir şey var mıdır?

   İşte bu misal gibi, her bir hayat sahibi bir macundur. Her bir bitki ise bir ilaçtır ki çok çeşitli maddelerden, gayet hassas bir ölçüyle alınan elementlerden terkip edilmiştir. Mesela sadece insana bakalım:

   Vücudumuzda altmışa yakın element bulunmaktadır. Bu elementlerin hepsi bir ölçüye ve dengeye göre vücudumuzda bulunmaktadır. Vücudumuzda belli ölçülerde demir, magnezyum, krom gibi elementler vardır. Bunların azlık veya çokluğu hastalıklara sebep olur. Mesela bakır kan yapıcı özelliğe sahiptir. Eksikliğinde sinir hastalıkları baş gösterir. Mangan, beyin fonksiyonlarını işlettirir. Eksikliği davranış bozukluklarına sebep olur. Kadmiyumun görevi ise tansiyonu ayarlayıp düzgün çalışmasını sağlamaktır. Eksiklik veya fazlalığında tansiyon rahatsızlıkları baş gösterir. Vücudun herhangi bir yerine elementlerin yığılması ise hormonal bozuklukları meydana getirir.

   İnsanın vücudunda böyle son derece hassas bir denge hâkim olduğu gibi, diğer hayat sahipleri olan hayvanların ve bitkilerin vücudunda da aynı denge hâkimdir. Bizler, bu dengenin misalleriyle sözü uzatmıyor ve bu dengeyi öğrenmek isteyenleri ilgili fen kitaplarına havale ederek soruyoruz:

   Acaba en basit bir ilaç dahi tesadüfen oluşamazken, bu derece dengeli olan insan vücudunun ve diğer varaklıkların tesadüfen oluşması hiç mümkün müdür?

   Bütün dünya toplansa bir aspirinin, cam kavanozdaki ilaçların tesadüfen dökülmesi sonucunda oluştuğuna bizi ikna edemez iken; nasıl olurda, bu haptan milyonlar derece daha hassas bir yapıya sahip olan insanın, tesadüf sonucu ortaya çıktığına bizi ikna edebilir? Acaba böyle batıl bir fikre inanana akıllı denilebilir mi? Değil akıllı denilmek, evvela ona insan denilebilir mi?

   Ayrıca vücudumuz, bir ilaç gibi bir defa yapılan ve sonra öylece bırakılan bir şey değil, daima yenilenen bir terkiptir. Bir sene boyunca bağırsaklarımızda ölen toplam hücre ağırlığı 90 kg'dır. Ölen deri hücrelerimizin ağırlığı ise 45 kg'dır. Her gün vücudumuzda 200 milyar alyuvar ölür ve saniyede 10.000 alyuvar yaratılır. Vücudumuz altı ayda bir tamamen yenilenen harika bir terkiptir.

   Bu terkibin tesadüfen olması nasıl mümkün olur? Hem de bu terkipten şu anda yeryüzünde yaklaşık yedi milyar insan varken. Hepsinin tesadüfen oluştuğuna nasıl inanılır?

   İnşadaki terkip delilimizi, iman dersini alan bir öğrencinin hatırası ile tamamlayalım: Zeki öğrenci, sene başından beri tesadüfü anlatan ve her şeyin kendi kendine oluştuğunu iddia eden biyoloji öğretmenine güzel bir sürpriz hazırlamış. Hocasının derse gireceği teneffüste tahtaya kocaman bir eşek resmi çizmiş ve üstüne de hocasının adını yazmış. Derse giren öğretmen, tahtada çizilmiş eşeğin üzerinde kendi ismini görünce kızarak sormuş: "Çabuk bana söyleyin bakayım, bunu yapan edepsiz kim?" Sınıftan hiç ses çıkmamış. Kızgın hoca aynı soruyu üç defa tekrar etmiş ve yine sınıftan hiçbir cevap alamamış. Bunun üzerine zeki öğrencisi elini kaldırarak söz almış ve: "Hocam, ben yapanı gördüm." demiş. Hocası heyecanla: "Söyle bakayım evladım kim yaptı?" demiş. Öğrencisi şöyle anlatmış: "Hocam, teneffüste arkadaşlar pencereyi açtı ve içeriye doğru bir rüzgâr esti. İçeriye esen rüzgârın etkisiyle tahtanın altındaki tebeşir tozları havalandı ve tahtada bir eşek resmi meydana geldi. Sonra bir rüzgâr daha esti ve bu rüzgârla da bir tebeşir havalanarak eşeğin üstüne sizin isminizi yazdı. İşte olay böyle oldu."

   Bunu işiten hocası daha da sinirlenerek: "Oğlum, delirdin mi sen! Böyle saçma şey olur mu hiç!" deyince, bizim öğrenci de taşı gediğine oturtmuş: "Hocam niye olmasın ki, siz sene başından beri bize bundan farklı bir şey mi anlattınız? Bu basit resimden milyon defa daha harika olan eşeğin kendisi tesadüfen olabiliyor da, basit bir resim olan şu eşek resmi mi tesadüfen olamıyor? Yani şu kâinat, şu dünya, içindeki insanlar, hayvanlar, bitkiler, dağlar, denizler ve saymakla bitiremeyeceğiz her şey tesadüfen olabiliyor da şu basit resim mi tesadüfen olamıyor ve illaki bir fail istiyor, öyle mi?"

   Biz de Allah'ı inkâr edenlere soruyoruz: Öyle mi?



24/5/2009 | Kategori: Dogru iman bilgileri | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Suret verme delili

Video İzle

   Sizlere yirmi bin kelimelik bir lügat verilse ve bu lügata, lügatta olmayan bir kelimeyi eklemeniz istense, bu yeni kelimeyi ekleyebilmek için ilk önce ne yapmalısınız?

   İlk yapmanız gereken, lügatta geçen bütün kelimeleri ezberlemektir. Zira lügatta geçen kelimeleri bilmeden yeni bir kelime eklemek mümkün değildir.

   Peki, sizlere yirmi bin kelimelik değil de, yedi milyar kelimelik bir lügat verilse ve bu lügata her gün üç yüz elli bin yeni kelime eklemeniz istense, bunu yapabilir misiniz? Elbette hayır!

   Peki, bunu yapabilmek için -bilgisayar gibi bir cihaz kullanmaksızın- kaç kişinin çalışması gerekiyor?

   Bir de aynı zamanda bu kişilere, bir milyon farklı lügat daha verilecek ve bu lügatlara da her gün yeni kelimeler ekleyecekler. Bu lügatlardan bir kısmına her gün yüz bin kelime, diğer bir kısmına beş yüz bin kelime ve bazılarına da her gün milyon değil, milyarlarca kelime eklenecek. Eklenen her bir kelime de o lügattaki hiçbir kelimeye benzemeyecek. Acaba bunu yapmak mümkün müdür?

   Peki, bu işin mükemmel bir şekilde yapıldığını ve bir milyon farklı lügatın her birisine, her gün yüz binlerce ve milyonlarca yeni kelimelerin eklendiğini görseniz, bu hadiseyi tesadüfe havale edebilir misiniz? Elbette hayır!

   Bu misaller gibi, insan nevi de bir lügattır. Her bir insanı bir kelimeye benzettiğimizde, şu anda bu lügatın yedi milyar kelimesi vardır. İnsan lügatının kelimesi olan her bir insan, bir diğerine benzememektedir. Ve her gün bu lügata üç yüz elli bin yeni kelime eklenmektedir. Evet, her gün üç yüz elli bin insan doğmakta ve bu üç yüz elli bin ferdin hiçbirinin yüzü daha önce yaratılmış bir yüze benzememektedir. Acaba, bu lügatın tesadüfen vücut bulması ve bu lügata her gün yeni kelimelerin tesadüfen eklenmesi hiç mümkün müdür?

   Bilim adamları, yeryüzünde 1.000.000 farklı tür keşfetmişlerdir. Kuşlardan balıklara, çiçeklerden ağaçlara ve böceklerden hayvanlara; sayarak bitiremeyeceğimiz tam 1.000.000 tür!

   Her bir türü bir lügata benzetirsek, demek ki şu anda yeryüzünde birbirinden farklı tam 1.000.000 lügat var. Bu lügatlardan sadece sinek lügatına bakalım: Bir baharda yaratılan sineklerin sayısı, Hz. Âdem(a.s.)'den kıyamete kadar yaratılacak olan bütün insanlardan daha çoktur. Şimdi, sinek nevi lügatındaki kelimelerin çokluğunu hayal edebiliyor musunuz? Ve bu lügattaki hiç bir kelime başka bir kelimeye benzemiyor; yani hiç bir sinek, diğer bir sineğin aynısı değildir. Acaba hiç mümkün müdür ki, trilyonlarla dahi ifade edilemeyecek kadar çok sinek kendi kendine vücut bulsun ve her biri farklı bir şekle sahip olsun? Bu hiç mümkün müdür?

   Kar taneleri de bir lügattır. Bu lügatın kelimeleri olan kar tanelerinin sayısını herhâlde rakamlarla ifade edemeyiz. Bu lügatın da hiçbir kelimesi diğerine benzememektedir. Evet, her bir kar tanesi diğerinden farklıdır. Hiçbiri diğerinin aynısı değildir. Tırnak büyüklüğündeki kar tanelerinde, birbirinden farklı nihayetsiz şekiller yaratmak, Allah'tan başka kimin işi olabilir?

   Dilerseniz şimdilik diğer lügatları bir kenara bırakarak, sadece insan lügatına bakalım ve bu lügattaki bir kelime olan bir insanın yüzünü bir parça inceleyelim:

   İnsanın yüzünde kullanılan malzeme son derece basit ve sadedir. Tek bir deri, bir çift göz ve biraz da kıl. Buna rağmen o yüzde muhteşem bir güzellik vardır. Acaba iki aylık bir bebeğin yüzünde, o sadelik ve o basitlik içinde böyle güzel bir yüzün yaratılabileceğini, eğer görmeseydiniz ihtimal verebilir miydiniz?

   Bir insan için bir yüz çizdikten sonra, ikincisi için başka bir yüz çizmek en azından ilki kadar imkânsızdır. Hepsinde aynı unsurları kullanıp her birine ayrı bir sima çizmenin zorluğunu meşhur Fransız ressam Hanry Metisse şöyle anlatıyor: "Bir ressam için gül resmi çizmek kadar zor bir iş yoktur. Çünkü daha evvel çizilmiş bütün gül resimlerini bir yana bırakıp öylece çizmesi gerekir."

   Hem insanın yüzü basit bir portreden ibaret de değildir. Oraya yerleştirilen her bir azanın sınırsız bir sanat kadar, sınırsız bir bilgiye ihtiyaç gösteren fonksiyonları da vardır. Bütün bu fonksiyonları bir kenara bıraksak bile; bu yüzde tebessüm, endişe, sevinç, korku, kahkaha gibi yüzlerce manayı dile getirmek, yüzü yaratmak kadar imkânsız değil midir? Okyanusu bir bardağa doldurmak ne kadar zor ise, insanın ruhunu simada temsil etmek de o kadar zordur. Müminin siması ruhu gibi aydınlık, kâfirin siması ise ruhu gibi karanlıktır.

   Bir heykeltıraşın basit bir heykele o simetriği verebilmesi için bazen yıllarca çalışması gerekiyor. Buna mukabil saniyede dört insan ve her gün üç yüz elli bin insan son derece kolaylıkla yaratılıyor. Her birine farklı bir yüz veriliyor.

   Şimdi soruyoruz: Birbirinden farklı bu yüzlerin yaratıcısı kim?

   En basit maddelerden bir sanat harikası yapıp sanatında akılları hayrete düşüren bu sanatkâr kim?

   Kim o yüzde sayısız manayı ifade eden?

   Kim her ferde farklı bir yüz veren?

   Kim o yüzdeki cihazlara mükemmel işler yaptıran?

   Göze görmeyi, burna koklamayı, dile tatmayı ve kulağı işitmeyi öğreten kim?

   Bütün bu kimlerin tek bir cevabı vardır: Musavvir olan Allah!

   Evet, insan yüzü gibi, yağmur damlasından kar tanesine, papatyalardan karanfillere, parmak izinden göz bebeğine, karıncalardan semanın yıldızlarına ve zerrelerden galaksilere kadar her bir mevcut, kendine mahsus bir suret ve şekil ile yaratılmaktadır.

   İşte her mahluka farklı bir suretin verilmesi ve o mahlukun, kendi cinsinin hiçbir ferdine benzememesi ispat eder ki: Cenab-ı Hak vardır ve birdir. İlmi nihayetsiz, kudreti sonsuz ve iradesi kayıtsızdır.



23/5/2009 | Kategori: Dogru iman bilgileri | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Ruh verme delili

   Hayat verme gibi, ruhlandırma hakikati de Allah'ın varlığını ispat etmektedir. Zira ruhun varlığı, Allah'tan başka hiç bir sebep ile izah edilemez. Ruhun varlığı kabul edildikten sonra Allah'ı inkâr etmek mümkün değildir. Zira "Bu ruh nasıl vücuda geldi?" sorusuna verilebilecek hiç bir maddi cevap yoktur. Ruhun varlığı, Allah'ın yaratmasından başka hiçbir şey ile izah edilemediğinden dolayıdır ki, ateistler ruhun varlığını inkâra yeltenmişlerdir. Çünkü ruhun varlığı kabul edilirse, onu yaratan Allah da kabul edilmek mecburiyetindedir. Bizler bu makamda ruhun varlığına ait delilleri beyan etmeyi uygun görüyoruz. Zira "Bu ruhu kim yarattı?" sorusunu kâfire sorabilmek için ilk önce ruhun varlığını ispat etmemiz gerekmektedir. O hâlde ilk önce ruhun varlığını ispat edelim ve daha sonra da sorumuzu soralım.

   1- Hukuk, kardeşlik ve aile gibi kavramlar ancak ruhun varlığını kabul ile kaimdir. İsterseniz biraz daha açalım: Bilindiği gibi insan altı ayda bir bedenindeki bütün hücreleri değiştirmekte, âdeta yeni bir insan olmaktadır. Şimdi bir katilin mahkemede hâkimin karşısına çıktığını düşünelim. Hâkim ona ceza olarak yirmi sene hapis vermiş olsun. Bu katil hâkime dönerek şöyle dese: "Siz bana ceza veremezsiniz. Çünkü cinayeti işleyen ben değilim. Hücrelerimin değişmesi ile ben yeni birisi oldum. Şu andaki cismim masumdur." Bu sözlere karşı hâkim ne diyebilir ki? Hiçbir şey! Çünkü o da eski hâkim değildir. Bir de kardeşlik ve aile mefhumunu düşünün. Beni dünyaya getiren annemin defalarca maddi bedeni değişikliğe uğradı. Beni dünyaya getirdiği andaki vücudundan geriye hiç bir şey kalmadı, tamamen değişti. Benim annem maddi cihetiyle, beni doğurduktan altı ay sonra öldü. Eğer ruhun varlığı kabul edilmezse bu çıkmazdan nasıl çıkılır?

   2- İnsan bir boşlukta dünyaya gelse ve göz, kulak, el gibi azaları olmasa; uzunluk, yakınlık, büyüklük, küçüklük gibi mefhumları anlayamamakla birlikte, kendi varlığından asla şüphe etmez. Zira göz, kulak ve el gibi azalar insanın dış âlemi tanıyabilmesi için gereklidir. Kişi, o azalar olmadan dış dünyayı tanıyamaz; ama kendi varlığından da şüphe etmez. İşte bu durumda kendini bilen varlık ruhtur.

   3- İnsan bir iş yaptığında "Ben yaptım." der. Bu "Ben yaptım." sözüyle, fiillerini azalarına isnat etmez. Yani "Ben yaptım." derken, "Elim yazdı, ayağım koştu, kulağım işitti..." gibi manaları kastetmez. O hâlde insanın "Ben yaptım." sözüyle kastettiği "Ben" nedir? İnsan "Ben" demekle nefs-i natıkasını, yani ruhunu kasteder. "Benim kalemim." dediğinde, o "Ben" ruhtur.

   4- Maddenin tabiatında irade ve seçebilme yeteneği yoktur. Hâlbuki insanda nihayetsiz iradi hareketler vardır. Eğer insan sadece maddi bir varlık olsaydı, insanda iradenin olmaması gerekirdi. Çünkü maddede irade yoktur. O hâlde bu iradi hareketlerin sahibi madde olamayacağına göre ruh olmalıdır. Demek insandaki irade, ruhun varlığına açık bir delildir.

   5- Maddenin tabiatında irade olmadığı gibi; işitmek, görmek, tatmak, hissetmek gibi diğer sıfatlar da yoktur. Eğer insan, ruhu olmayan maddi bir varlık olsaydı. O hâlde mezkûr sıfatların insanda bulunmaması gerekmekteydi. Madem vardır; o hâlde insan sadece maddeden yapılmış bir varlık değildir. Onun bir ruhu vardır ve bu sıfatlar da ruhun sıfatlarıdır.

   6- Beyin açılarak, parmağı oynatmakla görevli sinire tembih yapılsa, parmak hareket eder. Fakat asla bir düğmeyi ilikleyemez. Çünkü düğmeyi iliklemek kompleks bir harekettir ve hiçbir siniri tahrik etmekle bu fiil gerçekleşmez. O hâlde sorumuz şu: Parmağa, düğmeyi iliklettiren beyin değilse, nedir? Elbette ruhtur!

   7- Maddenin hareket edebilmesi için ona maddi bir temas gerekmektedir. Maddi bir temas olmaksızın maddenin hareketi mümkün değildir. Hâlbuki televizyon seyreden bir insan; güler, ağlar, korkar, heyecanlanır ve hakeza... Acaba gülen veya ağlayan madde midir? Elbette hayır, çünkü maddi bir temas gerçekleşmedi. Öyleyse bu fiiller kime aittir? Elbette ruha!

   8- Bir insanı ölmeden tarttık 70 kg geldi. Öldükten sonra tarttık yine 70 kg . Acaba bu insandan ne çıktı ki; güler, koşar ve konuşur bir hâlde iken birden cansız bir hale geldi? Elbette ruh. Çünkü maddi bir kayıp olmadığı tartı işlemi ile ispat edildi.

   9- Herkesin beyni aynı şekilde çalışır; ama buna rağmen fikir farklılıkları vardır. Acaba bu fikir farklılıklarının sebebi nedir? Elbette farklı ruhlarının bulunmasıdır. Eğer fikir sadece beynin bir fonksiyonu olsaydı, herkesin aynı düşünmesi gerekirdi. Zira maddenin sıfatları sabittir ve değişmez. Demek fikirlerin farklılığı, ruhun varlığına bir delildir.

   10- Maddi bilimin dahi kabul ettiği telepati, ruhun varlığından başka hiçbir şey ile izah edilemez. Birbirlerinden kilometrelerce uzak olan iki insanın vasıtasız muharebe etmesi, madde ile nasıl izah edilebilir? Demek telepati de ruhun varlığına bir delildir.

   11- Telekinezi denilen; maddeye temas etmeden, düşünce ile maddeyi hareket ettirmek ancak ruhun varlığı ile izah edilebilir. Dikkat ve konsantrasyon sonucunda kaşıkları eğenleri, önlerindeki eşyaları harekete geçirenleri görmüşüz veya okumuşuzdur. Acaba bu hadiseyi madde ile izah etmek mümkün müdür? Elbette değildir! O hâlde telekinezi de ruhun varlığına bir delildir.

   12- Rüyalar da ruhun varlığına bir delildir. Birçok zaman rüyamızda gördüklerimizin o gün veya daha sonra vukua geldiğini görürüz. Bu, ruhun gayb âlemlerine yakınlaşması sonucunda elde ettiği bir bilgidir. Ruhu inkâr edersek bu hadiseyi ne ile izah edebiliriz? Demek rüyalar ve bilhassa sadık rüyalar ruhun varlığını ispat etmektedir.

   13- Şimdi hayalinizi kullanarak vücudunuzdaki bütün etleri bir yerde toplayınız. Şimdi de kemikleri ve sırasıyla kılları, gözleri, tırnakları ve diğer maddi azaları da aynı yerde toplayınız. Şimdi soruyoruz: Duygularınız nerede? Şefkat, muhabbet, aşk, hırs, kin gibi yüzlerce his nerede? Eğer bunlar maddi bedenin malı olsaydı, onları da hayalen bir tarafa ayırmamız ve vücutlarını görmemiz gerekirdi. Demek bu duygular cismin değil, ruhun malıdır. O hâlde insanda bulunan her bir duygu ruhun varlığına bir delildir.

   14- İnsanlarda lütuf, cömertlik, cesaret, ilim gibi sıfatlar farklı farklıdır. Birisinde deniz iken, diğerinde damladır. Eğer bunlar maddenin özellikleri olsaydı bütün insanlarda aynı derecede olması gerekirdi. Çünkü maddenin sıfatları sabittir ve değişmez. O hâlde bunlar maddenin sıfatı olmaz; ancak ruhun sıfatlarıdır. Demek insanlarda farklı derecelerde bulunan bütün sıfatlar ruhun varlığını ispat etmektedir.

   15- Neşe ve elem iki kaynaktan gelir. Birisi cismanî elemler ve lezzetlerdir. Diğeri ise ruhanî elemler ve lezzetlerdir. Mesela dostuna kavuşan bir kimse lezzet duyar. Bu maddî değil, ruhanî bir lezzettir. Yine denilmiştir ki: "Kılıç yarası iyileşir; ama dil yarası iyileşmez." Acaba dilin yaraladığı şey, ruhtan başka bir şey midir? Demek insanın aldığı bütün ruhanî lezzetler ve elemler, ruhun varlığını ispat etmektedir.

   Ruhun varlığını, mezkûr on beş delil ile ispat ettikten sonra, şimdi kâfire soruyoruz:

   Kimdir ruhu yaratan ve onu hayat sahiplerine üfleyen? Allah'tan başka kim vardır, bu hikmetli icada fail olabilsin?



23/5/2009 | Kategori: Dogru iman bilgileri | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

(Akıl) Eğer Malik-i Hakikîsine satılsa ve O'nun hesabına çal

         (Akıl) Eğer Malik-i Hakikîsine satılsa ve O'nun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar.

         Aklın bir anahtar olup rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açması şudur: Sinekten tutun, galaksilere kadar her bir mahluk âdeta bir rahmet hazinesi ve hikmet definesi olup bu hazine ve definelerde Cenab-ı Hakk'ın güzel isimleri saklanmıştır. İşte akıl, bu defineleri açmakta ve onda saklanmış olan esma-ül hüsnayı keşfetmektedir.

         Dilerseniz bir hikmet definesini beraber açalım. Bu sayede aklın nasıl tılsımlı bir anahtar olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Şimdi bir rahmet hazinesi ve bir hikmet definesi olan yağmurlara bakalım ve akıl anahtarı ile onda saklanmış olan ilahî isimleri keşfedelim:

          1- Yağmurun varlığı yokluğuna tercih edilmiştir. Yani yağmur damlaları bir vakit önce yoktu, şimdi ise var. Bir şeyin varlığını yokluğuna tercih edebilmek ancak irade sıfatına sahip olabilmek ile mümkündür. O hâlde yağmuru yapan zatın iradesi olmalıdır. İradesi olmayan, tek bir damlaya sahiplik iddiasında bulunamaz. İşte akıl, Cenab-ı Hakk'ın "Mürid" sıfatını keşfetti.

          2- Yağmurun yapısında iki hidrojen ve bir oksijen vardır. İki hidrojen ve bir oksijeni bir araya getirerek yağmur tanelerini oluşturmak ise ancak nihayetsiz bir ilmin sahibi olmak ile mümkündür. O hâlde yağmuru yapan zatın ilmi de olmalıdır. İlmi olmayan, tek bir damlaya sahiplik iddiasında bulunamaz. İşte akıl, yağmurun yaratışındaki hikmete bakarak Cenab-ı Hakk'ın "Âlim" sıfatını keşfetti.

          3- Yağmuru yapabilmek için ayrıca nihayetsiz bir kudrete sahip olmak lazımdır. Zira yakıcı ve yanıcı iki maddeyi birleştirip yangın yerine su icad etmek ancak sonsuz bir kudret ile olabilir. O hâlde yağmuru yapan zatın kudreti de olmalıdır. Kudreti ve kuvveti olmayanın tek bir damlaya sahip olması mümkün değildir. İşte akıl, Cenab-ı Hakk'ın "Kadir" sıfatını keşfetti.

          4- Yağmur tanelerini birbirine çarptırmadan yağdırabilmek ve yağmura saymakla bitmeyecek kadar çok menfaatler takabilmek için hikmet sahibi olmak gerekir. Hikmeti olmayanın tek bir damlayı icad edebilmesi ve yağmura bunca faydaları takabilmesi mümkün değildir. O hâlde yağmuru yapan zatın hikmeti de olmalıdır. Hikmeti olmayanın tek bir damlayı icad etmesi mümkün değildir. İşte akıl, Cenab-ı Hakk'ın "Hakim" sıfatını keşfetti.

          5- Yağmur yaratılırken tek başına ele alınmamış, bütün eşya ile alakaları gözetilmiştir. Mesela, o yağmuru insan ve hayvanlar içer, toprak onunla canlanır ve bitkiler ve ağaçlar onunla hayat bulur. Yani yağmur yaratılırken, tek başına planlanmamış ve bütün eşya ile alakaları düşünülerek onlara fayda sağlayacak bir şekilde yaratılmıştır. Yani yağmuru yaratan zat hem insanı, hem hayvanatı ve hem de bitkileri bilmelidir ki onların vücutlarına faydalı bir şekilde yağmuru yaratabilsin. Bu ise bütün eşyayı ihata ile olur. Bütün eşyayı ayna anda ihata edemeyen ve onları göremeyen, yağmuru onlara faydalı kılamaz. O hâlde yağmuru yapan zatın ihatası ve görmesi de olmalıdır. Muhit (ihata edici) ve basir (gören) olmayan, tek bir damlaya sahiplik iddiasında bulunamaz. İşte akıl, Cenab-ı Hakk'ın "Muhit" ve "Basir" sıfatlarını keşfetti.

           6- Yağmuru yeryüzü ahalisine göndermek sonsuz bir rahmetin eseridir. Yeryüzü ahalisine acımayanın ve rahmeti olmayanın yağmuru yaratması mümkün değildir. O hâlde yağmuru yapan zatın rahmeti olmalıdır. Rahmeti olmayan, tek bir damlaya sahiplik iddiasında bulunamaz. İşte akıl, Cenab-ı Hakk'ın "Rahim" ismini keşfetti.

           7- Saydığımız sıfatlara sahip olabilmek için ise ilk önce hayat sahibi olmalıdır. Zira hayatı olmayanın ne iradesi, ne ilmi, ne kudreti ve ne de diğer sıfatları olamaz. İşte akıl, Cenab-ı Hakk'ın "Hayy" sıfatını keşfetti.

           8- Yağmur taneleri şekil itibariyle birbirine benzemektedir. O hâlde hepsi tek elden çıkmıştır. Zira başka bir el karışsaydı, şekillerinde farklılık olurdu. Madem farklılık yok, o hâlde ikinci bir el de yok. Tek bir damlayı kim yaratmış ise bütün yağmur damlalarını da o yaratmıştır. Demek yağmur damlalarının birbirine benzemesi, ancak onları yaratan zatın birliği ile izah edilebilir. İşte akıl, yağmur damlalarının birbirine benzemesinde, Cenab-ı Hakk'ın "Vahid, Ehad, Ferd" sıfatlarını keşfetti.

           Daha bunlar gibi onlarca isim ve sıfat, bir rahmet hazinesi ve bir hikmet definesi olan yağmurda saklanmıştır. Akıl ise bu hazine ve definede gizlenmiş olan esma-ül hüsnayı keşfeder ve âdeta o yağmur damlasını bir kitap gibi okur.



22/5/2009 | Kategori: Dogru iman bilgileri | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı


<Önceki Yazılar | Sonraki Yazılar>