ilahiislam

Kur'an kelimeleri arasındaki sayısal uygunluk!

21/5/2009 | Kategori: Kur__an Dersleri


Kur'an-ı Kerim'de geçen bazı kelimeler arasında sayısal uy-gunluk ve denklik vardır. Buna "Kelimelerin geçiş adetleri arasındaki tevafuk" denir.

 Birbirine benzer veya zıt manada ki kelimeler aynı adette zikir edilmiştir.

 Bunu, bir beşerin düşünmesi ve yapması mümkün değildir. O halde Kur'an, "Kelimelerinin geçiş adetleri arasındaki tevafukun" şehadeti ile Allah'ın sözüdür. Kur'an'da geçen tevafuklardan bazıları şunlardır;

 -Kur'an'da  "Gul" yani "de" emri 332 defa geçer, bu emrin  "dedi, dediler"   gibi fiil olarak kullanışı yine 332 defadır. Yani Allah "de" diyerek 332 defa emretmiş ve tam bu emre 332 defa icabet edilmiştir. 

 -Yedi gök  manasındaki "seb'a semâvat" tabiri gökler adedince;  7  defa geçer. 

 -Ay manasındaki  "şehrun"   kelimesi, bir yılın ayları kadar;  12  defa geçer. 

 -Gün manasındaki "yevm"   kelimesi, bir yılın günleri kadar;  365 defa geçer.

 -"Günler manasındaki  "eyyam" tabiri ise bir ayın günleri sayısınca;  30 defa geçer.

 -İman 25 defa, zıttı olan  küfür 25 defa.

 -Melek 88 defa,  şeytan 88 defa.

 -Dünya 115 defa,  ahiret 115 defa.

 -İblis 11 defa, istiâze yani "Allah'a sığınmak" 11 defa.

 -Harp 6  defa,  esir 6 defa.

 -İnsanın yaratılış maddeleri olan   "nutfe" 12 defa, "Tin" yani  toprak 12 defa. 

 -Hesap 29  defa, adalet manasındaki Adl 14 ve Kıst 15, toplam; 29  defa; yani hesap adaletin gereğidir.

 -Mağfiret yani  affetmek 234 defa  ceza ise, Allah'ın affı gazabını geçtiğinden mağfiretin yarısı kadar 117 defa.

 -İslam, Kur'an ve vahiy kelimeleri türevleriyle  70 şer defa.

 - Salat yani  "namaz" 67 defa ve zekât 32  defa olmak üzere toplam  99  defa zikir edilmiştir. Bu esma-ül hüsna sayısına denk gelir.

 -Salat türevleriyle 99  defa,  esma-ül hüsna adedince zikir edilmiştir.

 -Firavun 74  defa zikir edilmiştir. Buna karşı,  sultan 37, ibtila yani (imtihan) 37 defa, toplam 74 defa Kur'an'da geçmiştir. Yani firavun, imtihan olmuş sultandı.

 -Sabır 12 defa,  sıkıntı 12  defa.

 -Ebrar yani (iyiler) 6 defa eşrar yani (kötüler)  defa.

 -Şems yani (güneş) 33  ve  nur 33 defa.

 -27 peygamberin ismi 513  defa tekrar edilmiş, buna karşı  "Resul" kelimesi türevleriyle 513 defa zikir edilmiş.

 -Zulüm 15  defa  Kıst yani (adalet) 15  defa.

 -Rahmet 79  defa,  hidayet 79  defa, yani hidayet rahmetin bir tecellisidir,

 -Hıyanet 16  defa,  habis 16  defa.

 -Zekât 32 defa,  bereket 32 defa, yani zekât berekete sebeptir.

 -İnsan kelimesi 65 yerde zikredilmiş, buna karşı  insanın yaratılış safhaları da 65  ayette anlatılmış.

 -Bitki 26  defa,  ağaç 26 defa.

 -Şarap 6  defa,  sarhoşluk 6 defa. 

 -Yaz 5, sıcak 5, kış 5 ve soğuk 5 defa

 -Zengin 26 fakir yarısı kadar  13  defa.

 -"Sizi yarattı"  tabiri  16 defa,  "ibadet edin" tabiri 16 defa, yani yaratılmak ibadet etmeyi gerektirir.

 -Rahim 114 defa,  Rahman yarısı kadar 57 defa.

 -Fiil 108  defa,   Ecir yani (ücret) 108  defa.

 -Hayat 145  defa, ölüm 145  defa.

 -Fayda 50  defa,  zarar 50  defa.

 -Musibet 75 defa  şükür 75 defa.

 -İnfak 73 defa,  rıza 73 defa.

 -Dalalet 17  defa,  ölüler 17 defa.

 -Sihir 60 defa,  fitne 60  defa.

 -Akıl 49 defa,  nur 49 defa.

 Şimdi insaf ile düşünelim; bir beşerin, hele hele ümmî olan, okuma yazma bilmeyen bir beşerin bu tevafukları düşünerek yapması mümkün müdür? 

 Eğer yapabilseydi, elbette yaşadığı asırda bunlardan bahse-der ve iddiasını ispata çalışırdı. 

 Hâlbuki bu benzerlikler onun zamanından asırlar sonra, Kur'an'ı kelime kelime, harf harf inceleyen âlimler tarafından bulunmuştur. Demek bu işe o peygamberimizin iradesi ve ihtiyarı karışmamıştır. 

O halde bu kitap Allah'ın kelamıdır ve onun sözüdür. Ondan başka kimse bu kitaba sahiplik iddiasında bulunamaz. 

Ve gözünü kapatarak bu kitaba haşa bir beşer sözü diyenler, asla Kur'an'ın bu meziyetlerini izah edemezler. Onların hali, güneşe karşı gözünü kapatarak, güneşi inkâr eden ve kendine gece yapan ahmak insanların hali gibidir.

21/5/2009 | Kategori:Kur__an Dersleri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Kur'an'ın kulağa hoş gelmesi, Allah'ın kelamı olduğu

21/5/2009 | Kategori: Kur__an Dersleri


       Kur'an her kulağa hoş geliyor.

       Hatta en hastalıklı, az bir sözden rahatsız olan bir kulağa bile nahoş gelmiyor, hoş geliyor. O hasta, Kur'an'ı dinlerken teneffüs ediyor.

       Hastalara böyle hoş geldiği gibi ölüm sekeratında olanın damağına da şerbet gibi oluyor, ona da leziz geliyor.

       Hatta birçok kişi, Kur'an'ı dinlerken aldığı manevî lezzetten Müslüman olmuş ve bu kelamın dinlenmesindeki lezzete şahit olmuştur.

       Bu lezzet, beşerin hiçbir sözünde yoktur. Hatta yüzlerce çalgı aleti ile çalınan şarkıları dinlemek bile kısa bir müddet sonra bıkkınlık veriyor. Kulak artık o sözleri duymaktan hoşlanmıyor. Hâlbuki Kur'an'ın o sadeliği ile birlikte, dinlenmesi, insanı hiç mi hiç bıktırmıyor.

       Hâşâ, eğer Kur'an bir beşer sözü olsaydı, beşer sözünün özelliği olan, "çok dinlemenin bıktırması" Kur'an'da da gözükecekti. 

       Madem dost ve düşmanın şehadetiyle gözükmemiş ve bık-kınlık yok ve dinlemekteki lezzet devam ediyor o halde Kur'an beşer sözü olamaz; ancak ezel ve ebed sultanı olan Allah'ın sözüdür.

21/5/2009 | Kategori:Kur__an Dersleri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Kur'an'ın usandırmaması

21/5/2009 | Kategori: Kur__an Dersleri


Çok sevdiğiniz bir kitabı kaç defa okuyabilirsiniz? 3 defa mı? 5 defa mı? 10 defa mı? Yoksa 100 defa mı?

 Ya da sevdiğiniz bir yemeği kaç gün üst üste yiyebilirsiniz? 3 gün? 5 gün? Ya da 10 gün mü?

 Evet, en tatlı ve en hoş şeylerde bile tekrar Sebebiyle bir usanç ve bıkkınlık vardır.

 Hâlbuki Kur'an öyle hoş bir tatlılık göstermiş ki, en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'an'ı okuyanlar için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış insanlara tekrar tekrar okunması lezzetini artırmış ve bu hakikat herkes tarafından tasdik edilmiş. Evet, Kur'an ayetleri binler defa tekrar edilse yine usandırmıyor, belki lezzet veriyor. 

 Bir Müslüman namazlarında, günde 40 defa Fatiha suresini okur. Bir yılda aynı sureyi 14.600 defa, bir ömürde ise 1.000.000 küsur defa okur ama bıkmaz ve usanmaz. Her okuyuşta, sanki yeni nazil olmuş ve ilk defa okuyormuş gibi heyecanla okur. 

 Kur'an'dan başka hiçbir kitapta bu özellik yoktur.

 Elbette bu müstesna özelliği kendinde taşıyan ve her an milyonlarca dilde okunan bir kitap, beşerin sözü olamaz. Ve hiçbir beşer sözünde bu tesir bulunmaz. O halde Kur'an Allah'ın kelamıdır.

21/5/2009 | Kategori:Kur__an Dersleri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Kur'an hiçbir beşer sözüne benzemez.

21/5/2009 | Kategori: Kur__an Dersleri


Kur'an'ın benzeri bir kitap yazmak ve taklidini yapmak için iki ciddi sebep vardı:

 Birisi, düşmanlarının karşı koyma ve tenkit hırsı, diğeri ise dostlarının üsluplarını Kur'an'a benzetmek ve taklit etmek şevki. 

 Biri düşmanlıktan diğeri muhabbetten doğan iki sebep. İşte şu iki sebep altında milyonlarca Arapça kitap yazılmış ki, o kitaplar ortada geziyor. Lakin hiçbiri Kur'an'a benzemez. Âlim olsun, cahil olsun, her kim Kur'an'a ve diğer arapça eserlere baksa katiyen diyecek ki "Kur'an bunlara benzemiyor. Ve onların mertebesinde değil." Şu halde iki ihtimal var:

 1-Kur'an, bütün bu yazılan kitapların altındadır, 

 2-Ya da o yazılan bütün kitapların üstündedir.

 Birinci şık, dost ve düşmanın ittifakıyla batıldır. Hatta şeytan bile bunu iddia edemez. Zira o kitapların altında olsaydı, taklit edilmeye çalışılmazdı. 

 O halde geriye ikinci şıkkı kabul etmek kalır ki, Kur'an diğer bütün kitapların üstündedir. Bu üstünlük ise Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğuna delildir.

21/5/2009 | Kategori:Kur__an Dersleri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

600 sayfalık bir kitabın kelime kelime, harf harf ezberlenmesi m

21/5/2009 | Kategori: Kur__an Dersleri

 Sizce 600 sayfalık bir kitabın kelime kelime, harf harf ezberlenmesi mümkün müdür? 

 Hem de bu kitap lisanını hiç bilmediğiniz bir dilde yazılmış olsa? 

 Hem de her sayfasında karışıklığa sebep olacak birbirine benzeyen çok cümle ve kelime bulunsa?

 Herhalde böyle bir kitabı ezberlemek için dâhi olmak gerekirdi. 

Acaba böyle bir kitabın küçücük çocuklar tarafından kolayca ezberlendiğini görseydiniz ne düşünürdünüz? 

 Herhalde derdiniz ki "Ya bu çocuklarda bir şey var, bu çocuklar dâhidir" Ya da "Bu kitap da bir tılsım var ki, sıradan bir kitap değildir." Ve sonra görseniz ki, o çocuklar kendi lisanlarında yazılmış kısacık bir şiiri bile ezberleyemiyorlar. Acaba hiç şüpheniz kalır mıydı ki, bu kitap harikulade olmasın?

 Yeryüzünde hiçbir kitap yoktur ki, milyonlarca kişi tarafından kelime, kelime ezberlenip, her vakit milyonlarca dilde okunur olsun. Kur'an müstesna!

Evet, 7-8 yaşlarındaki küçücük bir çocuk, kendi lisanında olan bir şiiri bile ezberleyemez iken; Arapça bilmemesine, manasını anlayamamasına, ayetlerin birbirine benzemesinden dolayı karıştırma ihtimali olmasına ve Arapça harflerin mahreçlerinin birbirine benzemesine rağmen 600 sayfalık Kur'an'ı kolayca ezberleyebiliyor. Hiçbir ayeti başkasıyla karıştırmıyor.

İşte Kur'an'ın bir çocuğun bile hafızasına girmesi ve ona ağır gelmemesi ve milyonlarca hafızalarda gezmesi ve her vakit milyonlarca dilde okunması ispat eder ki, Kur'an; Allah'ın kelamıdır ve onun sözüdür.

21/5/2009 | Kategori:Kur__an Dersleri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Kur'an'ın manasındaki belagat harikadır.

20/5/2009 | Kategori: Kur__an Dersleri

Kur’an’ın manasındaki belagat yani sözü, yerinde, etkili ve en güzel bir şekilde ifade etmesi o kadar harikadır ki, taklidi mümkün değildir. Ve beşer sözü olmadığının delilidir.

Bizler iki misal ile Kur’an’ın manasındaki belagatı zevk ettireceğiz. Diğer ayetlerin manalarında ki kuvveti, belagatı ve ulvi ifadeyi sen bunlara kıyas et.

1.Misal:

سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Göklerde ve yerlerde olan her şey Allah’ı tesbih eder. O azizdir ve hakîmdir” (Saf: 1)

Bu ayetin manasındaki belagatı zevk etmek istersen, kendini, Kur’an’ın nuru inmeden evvel, cahiliyet asrında farz et.

Bak gör ki; Her şey cehalet karanlığı ve gaflet perdesi altında ölü, cansız, vazifesiz, şuursuz, perişan olarak, şu boş ve ıssız fezada ve kararsız ve fani bir dünya da bulunuyor. Küfrün gözüyle kâinat; manasız, kıymetsiz ve tesadüfün oyuncağı.

İşte böyle bir zamanda Kur’an, “Yerde ve gökte her şey Allah’ı tesbih eder” ayetiyle, kâinatın üstünde ve dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ki, bu kâinatı bir mescit hükmüne getirdi. Başta gökyüzü ve yeryüzü olarak, içindeki bütün varlıklar bu mescit de zikir ve tesbihte, ve vazife başında coşup taşarak, mesut ve memnun bir vaziyette bulunuyorlar.

Adeta o ölü, perişan ve vazifesiz zannedilen mevcudat “sebbeha” (tesbih ediyorlar) sedasıyla, ayeti dinleyenlerin zihninde diriliyor, uyanık oluyor ve kıyam edip zikrediyor.

Ve ayetin manasındaki ulviyet ile gökyüzü sanki bir ağız, yıldızlar o ağzın hikmetli kelimeleri ve yeryüzü bir baş, deniz ve karalar o başın dilleri ve bütün hayvan ve bitkiler ise, o dilin, çok tesbih eden kelimeleri suretinde gözükür.

2. Misal:

Rahman suresi 33 ve 36. ayetler arası:

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَن تَنفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانفُذُوا لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ * فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ* يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِّن نَّارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنتَصِرَانِ * فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

“Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Allah'ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Üzerinize ateşten alev ve duman gönderilir, kendinizi savunamazsınız. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz.”

İmtihan sırrından dolayı insanlara ve cinlere, kötülüğü, fenalığı ve inkârı tercih etme izni verildiğinden, nihayetsiz bir inat ve inkârda bulunabilirler. Ve kendilerini yoktan var eden Allaha düşman olurlar.

İşte bunun için Kur’an-ı Kerim öyle belagatlı ve yüksek bir üslupla hitap eder ki, cin ve insanları, mananın kuvvetiyle isyandan ve azgınlıktan sakındırır. Okuduğumuz ayetin manasına kulak vererek bu belagata şahit ol:

“Ey acz ve küçüklüğü içinde gururlu ve hakka karşı direnen ve zaaf ve fakirliği içinde asi ve inatçı olan insanlar ve cinler! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi elinizden gelirse mülkümün sınırlarından çıkınız.

Nasıl cesaret edersiniz ki, öyle bir sultanın emirlerine karşı gelirsiniz ki, yıldızlar, aylar, güneşler itaatkâr askerler gibi emirlerine boyun eğerler.

Hem azgınlığınız ile öyle celal sahibi bir hâkime karşı mücadele ediyorsunuz ki, O’nun öyle azâmetli, itaatkar askerleri var ki, faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle taşlarlardı.

Hem inkârınızla öyle celal sahibi bir mâlikin memleketinde isyan ediyorsunuz ki, Onun askerlerinden öyleleri var ki, değil sizin gibi küçük, aciz mahluklar, belki farzı muhal olarak dağ ve yer büyüklüğünde birer kafir düşman olsaydınız, dağ ve yer büyüklüğündeki yıldızları, ateşli demirleri size atabilir ve sizi dağıtabilirlerdi.

Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, onunla öyleleri bağlıdır ki, eğer lüzum olsa dünyanızı yüzünüze çarpar, gülleler hükmünde ki yıldızları üstünüze Allah’ın izniyle yağdırabilirler”

Diğer ayetlerin manalarındaki kuvvet ve belagatı ve ayetlerin ifadesindeki ulviyeti sen bunlara kıyas et.

Peygamber efendimiz (S.a.v.) ümmî idi. Yani okuma yazma bilmezdi. Kur’an-ı Kerim efendimizin ümmîliğini Ankebut suresi 48. ayette şöyle ifade eder:

“Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı batıla uyanlar kuşku duyarlardı.”

İşte efendimiz bu ayetin de beyanıyla bir harf bile yazmamıştır. Acaba böyle ulvi ifadelerin ümmi olan yani okuma yazma bilmeyen bir zattan çıkması hiç mümkün müdür?

20/5/2009 | Kategori:Kur__an Dersleri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Kur'an'ın nazmındaki cezalet harikadır.

20/5/2009 | Kategori: Kur__an Dersleri

       Kur’an’ın nazmında bir cezalet, yani ayetlerin tertip ve düzeninde bir güzellik vardır ki, beşer sözünde bu güzellik bulunmaz. Bu güzelliğin binlerce numunesi Kur’an’da mevcuttur. Bizler iki misalle Kur’an’ın nazmındaki güzelliği göstereceğiz:

وَلَئِن مَّسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِّنْ عَذَابِ رَبِّكَ  (Enbiya: 46)

       Allah-u Teala bu ayette, azabın dehşetini göstermek için, en azının şiddetli tesirini göstermek ister. Yani “bırakın azabın dokunmasını, azabın bir esintisi bile dokunsa onlara yeter.” Demek ki ayet, azabın bir parçasını ifade ediyor ve büyüğünü düşündürmekle tehdit ediyor.

       İşte Kur’an’ın nazmındaki güzelliğe bakın ki, ayetin bütün kelimeleri o azlığa bakıp, manaya kuvvet verecek şekildedir;

       -Lein lafzı; Arapça da teşkik yani şüphe edatıdır. Şüphe ise azlığı ifade eder.

       -Mess lafzı; “azıcık dokunmak” manasındadır ki, yine azlığı ifade eder.

       -Nefhatün lafzı; Bu kelimenin manası “bir esinti, bir kokucuk” olup azlığı ifade ettiği gibi, sîgası da “bire” delalet eder. Demek bu lafız hem mana hem sîga cihetiyle azlığa işaret eder.

       -Min lafzı; Arapça da “teb’iz” edatıdır. “bir parça” demektir. Demek bu edat da azlığı ifade eder.

       -Rabbike lafzı; Allah bu ayette kendisini “Rab” ismiyle beyan buyurmuş. Bu isim, kahhar (kahreden), cebbar ( istediğini mutlak yapan azamet sahibi), mûntakim (intikam alan) isimlerine bedel, yine şefkati ve merhameti hissettirmekle, azlığa işaret ediyor. Allah, diğer isimlerinden birini burada zikir edebilecek iken ayetin umum manası “az bir azaptan” bahsettiği için” azlığı ifade edecek rab ismiyle beyan buyurmuştur.

       -Ayet bu bütünlük ile şu manayı ifade eder “ bu kadar az bir azap böyle tesirli ise, azabın kendisi ne kadar dehşetli olur kıyas edin,”

       İşte gördüğünüz gibi ayette geçen her kelime manaya kuvvet verecek şekilde gelmiştir. Adeta her bir kelime kendi lisanıyla umum manaya kuvvet verir ve onu takviye eder. Beşer sözünde ise böyle ince nükteler olmaz.

       Şimdi öyle bir cümle kuracaksınız ki, kısa olsun, üç kelimeden oluşsun ve bu üç kelimede yedi farklı hüküm olsun. Ve kelimenin her bir hecesi bu manalara kuvvet versin.

       Böyle bir cümle kurmak, beşerin kuvvetinin üstündedir. Beşerin en dâhi edipleri bile bunu yapamamıştır. Nerede kaldı ki bunu ümmî olan, okuma yazma bilmeyen bir zat yapabilsin?

Şimdi ikinci misalimiz:

 وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ(Bakara: 3)

       Sadakanın ve zekâtın kabulü için bazı şartlar vardır ki, bu ayet, bu kısa ifadesiyle bütün bu şartları beyan eder:

       1- Sadakayı vermekte israf etmemek ve sadakaya muhtaç olacak şekilde sadaka vermemek: Bu manayı ayetin başındaki “mimmâ” lafzındaki “min” ifade eder. “min” teb’iz edatı olduğundan azlığı ifade ederek, bütün malın sadaka olarak verilmemesi ve sadakaya muhtaç olunmamasını beyan eder.

       2- Başkasından alıp, başkasına vermek değil, kendi malından vermektir: Bu şartı da “mimmâ” lafzının takdimi yani ayetin başında gelmesi ifade ediyor. Yani “size rızık olandan veriniz, başkasının rızkından değil”

       3- Sadakayı verirken başa kakmamak ve minnet beklememektir: Bu şarta “razeknâ” (biz rızık verdik) lafzı işaret eder. yani “ben size rızkı veriyorum. Rızkın sahibi benim. Sizler benim malımdan, benim kuluma vermektesiniz. Bundan dolayı başa kakmaya ve minnet beklemeye hakkınız yoktur”

      4- Fakirlik korkusuyla sadaka terk edilmemelidir: Bu manayı “razeknâ” da ki “nâ” işaret eder. Rızkın “nâ” ya isnadı fakirlikten korkulmamasına işaret eder. Yani “biz verdik, bizim ise hazinelerimiz bitmez ve vermekle tükenmez”

      5- Sadaka öyle adama verilmeli ki, nafakasını ve geçimini temin etsin, yoksa zevke, eğlenceye ve haram şeylere sarf edenlere sadaka olmaz: Şu şarta “yunfikûn” lafzındaki “nafaka” ifadesi işaret eder. Zira nafaka: geçim için lüzumlu olan şey manasındadır

      6- Sadaka sadece mala münhasır değildir, ilimle, fiille, söz ile nasihat ile de olur: Bu manaya “mimmâ” lafzındaki “mâ” ile, rızkın mutlak bırakılması yani rızık türünün belirtilmemesi işaret eder. Zira türünün belirtilmemesi, bütün rızıkları içine alır.

      7- Sadaka Allah namına verilmelidir: Bu şartı da “razeknâ” ifade ediyor. Yani “mal benimdir, benim namımla vermelisiniz.”

     İşte sadakayı ifade eden şu kısacık cümlede, sadakanın 7 şartına birden işaret edilmiş.

     Ayetteki kelimeler bu şartları beyan edecek şekilde seçilmiş. Hâlbuki beşer böyle ince nükteleri kelamında düşünemez. Kur’an’ın nazmında ki güzelliği beyan edebileceğimiz yüzlerce ayet var. Bizler bu bahsi bu iki misalle kapatarak Kur’an’ın manasındaki belagatın ne kadar harika olduğu bahsine geçiyoruz.

20/5/2009 | Kategori:Kur__an Dersleri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Nasıl biliyoruz ki kimse söz meydanına çıkamadı ve Kur'an gi

20/5/2009 | Kategori: Kur__an Dersleri

Eğer desen: Nasıl biliyoruz ki kimse söz meydanına çıkamadı ve Kur’an gibi bir kitabı getirmeye teşebbüs edemedi ve Kur’an gibi bir kitap getirilemedi. Hem birbirlerine yardımda mı fayda vermedi?

-Eğer muaraza yani sözle mücadele ve Kur’an’ın benzeri bir kitap getirmek mümkün olsaydı herhalde kati teşebbüs edilecekti. Çünkü dinleri, canları, malları ve izzetleri tehlikedeydi.

-Eğer teşebbüs edilseydi ve Kur’an’a benzer bir kitap getirilseydi her halükarda pek çok taraftar bulacaktı. Çünkü Kur’an’a karşı gelen kâfirler ve münafıklar gayet çok ve kalabalık idi.

-Eğer taraftar bulsaydı her halükarda şöhret bulacaktı. Çünkü küçük bir mücadele bile beşerin fikrini celb edip destanlarda yer alıyor. Böyle acayip bir mücadele ise asla gizli kalamaz. Nasıl ki kâfirler, İslamiyet’in aleyhinde her şeyi neşretmişler, elbette bunu da herkese neşredip, âleme yayacaklardı.

-Ve eğer neşretselerdi, tarihlere ve kitaplara şaşalı bir surette geçecekti. İşte meydanda bütün tarihler ve kitaplar. Her yerini araştırsanız Müseyleme-i kezzabın kendisini rezil ettiği bir iki fıkradan başka hiçbir şey bulamazsınız.

Demek Kur’an’ın taklidini getirmek mümkün değildir. Ve getirilememiştir. Bu da ispat eder ki Kur’an’ı Allah’ın kelamıdır.

-Eğer denilse: “ Kur’an’ın bir suresine değil, bir tek ayetine, hatta bir tek cümlesine, hatta bir tek kelimesine bile muaraza edilemez ve edilememiş” sözünde mübalağa görünüyor ve akıl kabul etmiyor. Çünkü insanların sözlerinde Kur’an cümlelerine benzeyen çok cümleler var.

Cevap: Her kelam kendisini söyleyenin mührünü taşımaktadır. Lisan aynı da olsa, kabiliyetlerin farklılığı, ilim ve belagatta ki üstünlük gibi hususlar, kelamlara ayrı ayrı meziyetler kazandırmakta ve ehli için, o sözün kime ait olduğunu adeta haykırmaktadır.

Mesela, hepimiz Türkçe konuştuğumuz halde Yunus Emre’nin veya Mehmet Akif’in bir şiirini işittiğimizde bu şiirlerin şairlerini derhal ayırt edebiliyoruz.

Demek ki sözlerde Türkçe’nin ötesinde bir şey var. O da bu zatlarda ki kemâlâtın, belâgatın ve ilmin söze aksetmesinden ibaret olan mahsus bir mühürdür ki, bizim sözlerimizde bulunmuyor.

Her ilim ve kemal ehlinin sözü sahibinin mührünü taşırsa, elbette O Allah ki, bütün kemâlât, onun kemaline nispeten zayıf bir gölgedir. Öyleyse O’nun kelamı da, o kemale yakışır bir mucizelik mührünü taşıyacaktır.

Bu sırrı idrak edemeyen ve kelamdan anlamayan bazı haddini bilmez kimseler, Kur’an’ın Arapça nazil olması cihetiyle “aynı lisandan Kur’an’ın neden benzeri getirilmesin” gibi cahilâne bir iddiada bulunuyorlar. İnsanlar, Cenab-ı Hakkın yarattığı odundan ancak tahta, tahtadan da masa ve sandalye gibi şeyler yapabilmektedir. Allah ise, odundan meyve yapıyor, yaprak ve çiçek çıkarıyor. Demek ki iş odun da değil, ustadadır. Aynı şekilde insanlar topraktan çömlek yapmakta, kâinatın sanatkârı ise topraktan insan yapmaktadır. Kâinatta ki 300 elementi, birer harfe benzetirsek, Allah bu harflerle, bitkilerden, hayvanlara, insanlardan, denizlere ve yıldızlara kadar bütün mahlûkatını yazmıştır. Cenab-ı Hakkın, element harfleriyle yazdığı bir kelime olan elmanın, insanlarca taklit edilmesi mümkün değildir. Hâlbuki onun yapılmasında kullanılan elementleri, insanlarında kullanabilmeleri imkân dâhilindedir. İnsanların bir güneş yapmaları ve duha vaktini getirmeleri mümkün olmadığı gibi “veşşemsi ve duhâha” (güneşe ve duhâ vaktine yemin olsun ki) ayetinin benzerini getirmeleri de mümkün değildir.

Kur’an’da ki ifadenin güzelliği ve manaların meziyetini taklit etmek, beşerin kuvvetinin üstündedir ve taklit edemezler. Zira Kur’an-ı Hâkimin cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur, bir kelime on yere bakar. Onda, on belagat nüktesi ve on münasebet bulunur. Mesela, nasıl ki, nakışlı ve süslü bir sarayda, muhtelif nakışların düğümü hükmünde ki bir taşı, bütün nakışlara bakacak bir yerde yerleştirmek, bütün o duvarı nakışlarıyla bilmeye bağlıdır. Bütün duvarı, nakışlarıyla bilemeyen, o duvara bir nakşı ilave edemez. Eğer etse, güzelliğini bozar.

Hem nasıl ki, insanın başındaki gözü, yerine yerleştirmek, bütün cesedin münasebetlerini, acayip vazifelerini ve gözün o vazifelere karşı vaziyetini bilmekle olur. Öyle de Kur’an’ın kelimelerinde pek çok muhtelif münasebetler ve diğer ayetlere, cümlelere bakan çok vecihler ve alakalar vardır. Hatta harflerden mana çıkarıp açıklayan âlimler bir Kur’an harfinde bir sayfa kadar sırrı beyan ederek bu hakikati ispat etmişlerdir.

İşte insanın sözlerinde Kur’an kelimeleri gibi kelimeler belki cümleler olabilir. Fakat Kur’an’da ki o kelimeler ve cümleler, diğer kelime ve cümlelerle çok münasebetler içindedir. Beşer ise, sözünde bu tür münasebetleri gözetmekten acizdir.

Bu yüzden Kur’an’ın mislini getirmek mümkün değildir.

20/5/2009 | Kategori:Kur__an Dersleri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Kur'an'ın mislinin getirilememesi ispat eder ki, Kur'

20/5/2009 | Kategori: Kur__an Dersleri

Hz. Musa (AS) zamanında sihir revaçta olduğu için, mucizelerinin çoğu ona benzer bir tarzda gelmiştir. Asasının yılan olması ve parlak el mucizeleri gibi…

Hz. İsa (AS) zamanında ise tıp revaçta olduğundan, mucizelerinin çoğu o cinsten gelmiştir. Ölüleri diriltmesi, alaca hastalığını tedavi etmesi gibi…

Bu sayede hakka karşı gelen kâfirlere, en mâhir oldukları sahada meydan okumuşlar ve Allah’ın izniyle de galip gelmişlerdir.

Hz. Muhammed (S.a.v.) zamanında ise dört şey revaçtaydı:

1- Belagat ve fesahat.

Fesahat: sözün, lafız, mana ve ahenk itibariyle kusursuz olması ve kelimelerin söylenişinin tatlı, manasının da söylenirken hemen zihne girmesidir. Bu keyfiyetlerin birincisi kelime ve cümle ahengi ile ikincisi de kullanan kimsenin kelime hazinesi ve seçme kudreti ile alakadardır. Fesahatin daha yüksek olan derecesine ise belagat denir.

2- Şiir ve hitabet.

3- Kâhinlik ve gaybdan haber vermek.

4- Geçmiş hadiseleri ve kâinatın ve varlıkların yaratılış sırlarını bilmekti.

İşte Kur’an geldiği zaman bu dört nevi bilgi sahiplerine karşı meydan okudu. Her birine diz çöktürdü. Hepsi hayretle Kur’an’ı dinlediler.

Bizler bu delilde, o asrın dâhi şairlerinin, hatiplerinin ve söz ustalarının nasıl mağlup olduğunu beyan edeceğiz ki, bununla, Kur’an’ın taklidinin mümkün olmadığı ortaya çıksın ve Allah’ın kelamı olduğu ispat edilsin.

Kur’an’ın nazil olduğu asırda, Arap yarımadası ahalisi tarihi hadiselerini ve yazıtlarını, şiir ve belagat kaydı ile muhafaza ediyorlardı. Şiir ve belagat o derece revaçta idi ki, her sene yarışmalar düzenlenir, yedi edibin yedi kasidesi “muallakat-ı seb-a” namıyla, altın yazı ile Kâbe’nin duvarına asılırdı. Ancak Kur’an geldikten sonra Meşhur şair Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’nin duvarından indirirken şöyle diyor: “Kur’an geldi artık bunun kıymeti kalmadı.” Hatta her kabilenin edibi, en büyük milli kahramanı kabul edilirdi. En fazla o edip ile iftihar edilirdi. Bazen bir edibin sözü ile iki kavim savaş eder ve bir sözüyle barışırlardı. İşte Kur’an-ı Hakîm böyle bir zamanda 23 sene mütemadiyen şu gibi ayetlerle meydan okudu:

“Bu Kur’an Allah’tan başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Ancak kendinden önceki kitabı doğrulayan ve o kitabı açıklayandır. Onda şüphe yoktur. O âlemlerin rabbin-dendir. Yoksa “onu Muhammed uydurdu mu diyorlar? De ki: eğer sizler doğru iseniz, Allah’tan başka, gücünüzün yettiklerini çağırın da hep beraber onun benzeri bir sure getirin” (Yunus: 37-38)

“Yoksa onu kendisi mi uydurdu diyorlar? De ki: Eğer bu davada sadık iseniz Allah’tan başka güvendiklerinizden, çağı-rabildiklerinizi çağırın da Kur’an’ın misli on süre getirin. Velev ki haberleri uydurulmuş olsun, sadece belagatine benzer olsun” ( Hud: 13)

“De ki: Andolsun ki, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler bir araya toplansa, birbirine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler” (İsra: 88)

“Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’an’dan herhangi bir şüpheniz varsa ve iddianızda sadıklar iseniz. Allah’tan başka bütün şahitlerinizi çağırın da haydi onun benzeri bir sure getirin. Eğer bunu yapamazsanız, Kur’an’da ki bir sureye benzer bir sure getiremezseniz ki bunu asla yapamayacaksınız, o halde odunu insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. Çünkü o, kafirler için hazırlanmıştır”( Bakara: 23-24)

Evet, Kur’an bu gibi ayetlerle o asrın dâhi ediplerini muaraza yani söz meydanına davet etti ve sekiz mertebe de onlara meydan okudu:

1- “Madem bu Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna inanmıyorsunuz ve bir insanın sözüdür diyorsunuz, o halde Muhammed (S.a.v.) gibi okuma yazma bilmeyen, ümmi bir kişi böyle bir kitap yazsın da görelim.” Kur’an’ın bu meydan okumasına karşı hiçbir ümmi meydana çıkamadı.

Ve Kur’an 2. defa meydan okudu: “Haydi bunu yapamıyorsunuz. Muhammed (S.a.v.) gibi okuma yazma bilmeyen bir kişiden böyle bir kitap getiremiyorsunuz. O halde o zat gayet âlim ve kâtip olsun. Ve Kur’an gibi bir kitap yazsın.” Kur’an’ın bu meydan okumasına karşı da hiçbir âlim ve kâtip Kur’an gibi bir kitap getiremedi.

Ve Kur’an 3. defa meydan okudu: “Haydi bir tek âlim ve kâtip zat Kur’an gibi bir kitap getiremiyor, o halde bir tek zat olmasın, bütün âlimleriniz, edipleriniz ve söz ustalarınız toplansın, birbirine yardım etsin. Hatta güvendiğiniz ilahlarınızı da çağırın size yardım etsin ve Kur’an gibi bir kitap getirin.” Kâfirler bu meydan okumaya da sessiz kaldılar ve Kur’an gibi bir kitap getiremediler.

Ve Kur’an 4. defa meydan okudu: “Haydi bunu da yapamıyorsunuz. O halde eskiden yazılmış edebî eserlerden de istifade edin, hatta gelecekte yazılacak olanları da yardıma çağırın ve Kur’an gibi bir kitap getirin.” Kur’an’ın bu meydan okumasına karşı yine kâfirler suskunluklarını bozamadılar.

Ve Kur’an 5. kez meydan okudu: “Haydi bunu da yapamıyorsunuz, Kur’an’ın tamamına benzer bir kitap getiremiyorsunuz. O halde Kur’an’ın tamamına değil, sadece 10 suresinin benzerini getiriniz.” Kâfirler bu meydan okumaya karşı da parmaklarını bile kıpırdatamadılar.

Ve Kur’an 6. kez meydan okudu: “Madem 10 suresine mukabil, hakiki ve doğru bir benzer getiremiyor ve onu taklit edemiyorsunuz, O halde hikâyelerden, asılsız kıssalardan olsun. Sadece Kur’an’ın nazmına ve belagatına benzesin. Bu da yeter.” Kâfirler bunu dahi yapamadılar. Kur’an’ın nazmına benzeyen asılsız hikâyelerden 10 sure getiremediler.

Ve Kur’an 7. defa meydan okudu: “Haydi bunu da yapamıyorsunuz. Asılsız kıssa ve hikâyelerden Kur’an’ın 10 suresine nazımca benzeyen bir misil getiremiyorsunuz. O halde Kur’an’ın bir tek suresinin benzerini getiriniz.” Ama kâfirler bu meydan okumaya karşı da sessizliklerini bozamadılar.

Ve Kur’an 8. mertebede şöyle meydan okudu. “Madem Kur’an’ın bir tek suresine bile benzer getiremediniz. O halde haydi o sure uzun olmasın, kısa bir sure olsun. Sadece kısa bir sureye benzer getiriniz. Eğer bunu da yapamazsanız bilin ki, din, can ve mallarınız dünya da da ahirette de tehlikededir.”

İşte Kur’an sekiz tabaka da 23 sene de değil, belki 1400 senedir bütün insanlara ve cinlere karşı meydan okumuş ve okuyor, damarlarına şiddetle vuruyor, gururlarını dehşetli bir surette tahrik ediyor. O kibirli akıllarını küçümsüyor. Ve diyor ki: “Ya benzerini getiriniz ya da canınız ve malınız tehlikededir. Eğer iman getirmezseniz mesulsünüz. Cehenneme gireceksiniz.”

Zira benzerine getiremezlerse islamı yok etmek için bir tek yol vardı ki o da savaşmak. Yani canın ve malın tehlikede olduğu bir yol. Hâlbuki Kur’an’ın bir suresine benzer getirebilselerdi, Hz. Muhammed’in davasını iptal edeceklerdi. Canları, malları ve dinleri kurtulacaktı.

Acaba hiç mümkün müdür ki, bir iki satırla benzerini getirip, Hz. Muhammed’in (S.a.v.) davasını iptal etmek gibi kolay ve kısa bir yol varken en tehlikeli, canın ve malın helak olabileceği savaş yolu tercih edilsin.

Evet, o zeki kavim, o siyasi millet ki, bir zaman âlemi siyasetle idare ettiği halde en kısa ve rahat yolu terk etsin de, en tehlikeli, mal ve canı belaya atacak uzun bir yolu tercih etsin. Bu hiç mümkün müdür?

Hâlbuki edipleri, birkaç harfle Kur’an’ın velev ki bir suresine benzer getirebilselerdi, Kur’an davasından vazgeçerdi. Onlarda maddî ve manevî helak’tan kurtulurlardı.


Nasıl ki, siz bir dava ile ortaya çıksanız ve davanızın doğruluğunu ispat etmek için “şu taşı kimse kaldıramaz” diyerek güçlü insanlara meydan okusanız, sizin davanızı iptal etmek için en kısa yol; “kaldıramazsınız” diyerek işaret ettiğiniz taşı kaldırmaktır. O taş kaldırıldığı zaman siz ve davanız çürür gider. O taşın kaldırılmayıp, sizinle savaş edilmesi ise ispat eder ki; o taş, kimse tarafından kaldırılamayan bir taştır ve siz davanızda sadıksınızdır.

İşte bu misalde olduğu gibi Efendimiz (S.a.v.) “Bu Kur’an’ın bir suresinin bile mislini getiremezsiniz” diyerek meydan okudu. Hâlbuki kibir ve azametleri, benlik ve gururları gereği gece gündüz çalışıp Kur’an’ın bir benzerini yapmalıydılar ki, âleme karşı rezil olmasınlar.

Hem onlar, bir surenin mislini getirebilselerdi Kur’an’ın davası iptal olacaktı. Hâlbuki onlar savaş gibi en dehşetli ve uzun bir yolu tercih ettiler. Demek meşhur Cahız’ın dediği gibi “Muaraza-i bil huruf mümkün değildi, Muharebe-i bissuyufa mecbur oldular” yani harfler ile söz meydanına çıkmak mümkün olmadığından, kılıçlarla harp meydanına çıkmaya mecbur oldular.

20/5/2009 | Kategori:Kur__an Dersleri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Uygulamalı Tecvid Öğretimi

2/5/2009 | Kategori: Kur__an Dersleri



Dosya Türü : Sesli E-kitap

Dosya Boyutu : 92.5 MB

İşletim Sistemi : Windows(Tümü)

Lisans : Ücretsiz

İNDİR

2/5/2009 | Kategori:Kur__an Dersleri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

<<Önceki Sayfa |1/2|

Design downloaded from FreeWebTemplates.com
Free web design, web templates, web layouts, and website resources!