İmanda artma ve eksilme var mıdır?
İman, kemiyeten artmaz ve eksilmez; keyfiyeten ise artar ve eksilir.
İmanın kemiyeten artmaması ve eksilmemesi şudur:
İman edilecek hususlar olan; Allah’ın varlığı ve birliği, meleklerin varlığı, peygamberlerin varlığı, ahiretin hak olması gibi meseleler bellidir. Bunlarda artma veya eksilme söz konusu değildir. İman edilecek bu hususlara inanma bakımından, bir peygamber ile herhangi bir mümin arasında fark yoktur. İkisi de aynı şeylere iman eder. Zaten iman edilecek hususlardan birisi inkâr edildiğinde, iman dairesinden çıkılmakta ve küfre girilmektedir. Demek iman, kemiyeten artmamakta; birisi daha fazla şeye iman ederken, diğeri daha az şeye iman etmemektedir. Kemiyeten hepimizin imanı müsavidir.
İmanın keyfiyeten artıp eksilmesinin manası ise şudur: İman, kalite ve kemal bakımından artar ve eksilir. Mesela tahkiki iman, taklidi imandan yüksektir. Ayne-l yakin mertebesi ilme-l yakin mertebesinden, hakka-l yakin mertebesi de ayne-l yakin mertebesinden üsttedir. Bu tıpkı, Kâbe’yi görmeden bilen bir kimsenin, sonradan onu gördüğünde yakininin ziyadeleşmesine benzer. İman da kişinin delilleri okuması ve görmesi nispetinde ziyadeleşir ve artar.
Efendimiz (s.a.v.) imanın keyfiyet cihetiyle artıp eksilmesine şu hadis ile işaret etmiştir: “Eğer Hz. Ebubekir’in imanı ile bütün müminlerin imanı tartılmış olsaydı, Hz. Ebubekir’in imanı ağır gelirdi.” İşte bu ağırlık, imanın kemal ve keyfiyet mertebesinde olan bir ağırlıktır. Bu cihette, ümmetin tamamının imanı Hz. Ebubekir’in imanına yetişememektedir.
Demek, müminler imanın aslında ve tevhidin zatında eşittirler. Her biri aynı şeylere iman etmektedirler. Ama imanın kemal ve kalitesi birbirlerinden farklıdırlar. Zira iman görmeye benzer. Nasıl ki görenler, görmenin kuvvetli ve zayıf olması bakımından müsavi değildirler. Görenlerin kimi gece görmez, kimisi de gündüz görmez. Görenlerin bir kısmı sadece kalın hattı görür, ince hattı ise ancak gözlük ile görür. Kimi yakından daha iyi görür, kimi bunun aksine uzaktan daha iyi görür ve bunlar gibi… İmanın da keyfiyeti böyle farklı farklıdır. Bu sebeple İmam Muhammed, bir kimsenin “İmanım Cebrail’in imanı gibidir.” demesini mekruh görür. Zira imanın keyfiyeti açısından Hz. Cebrail’in imanı ile onun imanı arasında yerle gök arası kadar farklar vardır. Ancak “Ben, Cebrail’in iman ettiği şeylere iman ettim.” demesinde beis yoktur. Çünkü iman kemiyet cihetiyle müsavidir.
Yine bunun gibi, “Benim imanım, peygamberin imanı gibidir.” demesi caiz değildir. Çünkü iman nurunun, müminlerin kalplerindeki ölçüsü farklı farklıdır. İnsanlardan bir kısmı vardır ki tevhid ve iman, kalbini güneş gibi nurlandırır. Bazısının kalbini ay gibi, bazısının kalbini de parlak bir yıldız gibi nurlandırır. İnsanlardan bazısı da vardır ki tevhid, kalbini büyük bir alev gibi parlatır. Bazısını ise zayıf lamba ışığı gibi... İmanın nuru çoğaldıkça ve dereceleri ziyadeleştikçe, kuvvetine göre, şüpheleri ve şehvetleri yok eder. İtaat, takva, zühd gibi kemal sıfatların kazanılmasını sağlar.
Sözün özü: İman kemiyeten, yani iman edilecek şeylerin adedi bakımından artmaz ve eksilmez. Ancak keyfiyeten, yani imanın kemali ve kalitesi bakımından artar ve eksilir. Keyfiyet bakımından imanda binlerce mertebe vardır.
Bu bahsi burada işlememizin sebebi “Benim delile ihtiyacım yok, şüphesi olanlar delillerle uğraşır.” sözünü söyleyenlerin sözlerinin batıllığını ortaya koymak ve delilleri öğrenmeye teşvik etmek içindir.
Zira öğrendik ki, imanın keyfiyeti artmakta ve eksilmektedir. Madem imanın kemalinde bir artma ve eksilme vardır, o hâlde imanımızı kemale ulaştırmak için iman hakikatlerinin delillerini öğrenmek ve bu delilleri derinden derine tefekkür etmek zorundayız. İman, delillerin öğrenilmesi ve tefekkür edilmesi ile ziyadeleşmektedir.
• Delil bir merdivendir, öğrenilen her bir delil ile manen yükselinir.
• Delil kalbi aydınlatan bir nurdur. Öğrenilen her delil ile kalbin nuru ziyadeleşir.
• Delil bir süpürgedir, kişiyi şüphe ve evhamdan temizler.
• Delil bir kaledir, şeytanların taarruzundan insanı korur…
Demek delilleri öğrenmeye çalışmak, imanının ziyadeleşmesini isteyenler için makbul bir yoldur. Mesele sadece şüpheden kurtulmak değildir ki, “Şüphemiz yok, delile ne ihtiyacımız olsun!” sözünün bir manası olabilsin. Mesele, imanda yükselmek ve kemal bulmaktır. Bununda en birinci yolu, iman edilen şeylerin delillerini öğrenerek hakka-l yakin kuvvetinde bir ilme-l yakin makamını elde etmektir.
6/10/2009 | Kategori:Dogru iman bilgileri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Üç Aylar (Rahmetin sağanak sağanak yağdığı günler geldi! )
3 Aylar ne demektir? Bize ne anlatır?
Rahmetin sağanak sağanak yağdığı günler geldi! Üç aylara hazırlıklı mısınız? Üç aylar bize ne anlatır?İki Cihan Güneşi Sevgili Peygamber Efendimiz, saâdet meclisinde oturuyordu. Mescide bir esir grubu getirildi. O sırada Allah Resûlü (sas), bir kadının yana yakıla bir şeyler aradığını gördü. Kadın yakaladığı her çocuğu sinesine basıyor, kokluyor sonra bırakıyordu.
Sonra kendi yavrusunu buldu, bağrına bastı. Doyma bilmeden onu öpüyor, kokluyor, tekrar bağrına basıyordu. Allah Resûlü (sas) bu manzara karşısında iyice doldu. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak parmağıyla yanındakilere bu kadını gösterdi ve: “Şu kadını görüyor musunuz?” dedi. Sahabe cevap verdi: “Evet Ya Rasulallah!” Allah Resûlü (sas) tekrar: “Bu kadın şu kucağındaki çocuğunu cehenneme atar mı?” diye sordu. Sahabe “Hayır ya Rasulallah!” karşılığını verdi. Ve işte bunun üzerine İki Cihan Serveri şu hikmet dolu sözleri söyledi: “Allah o kadından daha şefkatlidir, kullarını cehenneme atmak istemez.”
İşte böylesine başdöndürücü bir şefkat ve merhamete sahip olan Allahu Teala, sene içinde kulları için gönül dünyalarında adeta bir manevi hamle yapmaları adına bazı özel gün ve geceler yaratmıştır. Bu özel zaman dilimlerinde Cenab-ı Hakk"ın rahmet esintileri sağanak sağanak yağmaktadır. Şu günlerde bu zaman dilimlerinden “üç aylar”a kavuşmanın sevincini yaşıyoruz. Malum olduğu üzere halkımız arasında Arabi aylardan Recep, Şaban ve Ramazan aylarına “üç aylar” deniyor.
Ahiret ticaretinin yapıldığı kazançlı bir pazar durumunda olan üç aylar, yılda ancak bir defa açılır ve üç ay boyunca devam eder. İstifade edebilenlerin çok şey kazandığı bu pazarı kaçıranlar gelecek mevsimi beklemek zorundadır. Tabii ömürleri yeterse. Kimse yarına çıkmaya garanti veremediği gibi gelecek mevsime yetişmeyi de taahhüt edemez. Öyleyse yapılacak iş, bu mevsimi çok iyi değerlendirmek, bunun için de onu elimize geçen son fırsat olarak kabul etmek.
Üç aylar fırsat günleridir, çok bereketli bir kazanç mevsimidir. Böylesine bir koyup binler alabileceğimiz kazanç kuşağında kaybetmemek için bu günleri iyi değerlendirmeliyiz.
***
ÜÇ AYLARA HAZIR MISINIZ?
Bu günlerde müminler, birbirleri ile tebrikleşmeli, birbirlerini yemeklere çağırmalı, çocuklar sevindirilmeli, fakirlerin gönlü alınmalı, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları giderilmeli, anne-babanın, masum ihtiyarların duaları alınmalı, hasılı bu aylar daha canlı ve daha verimli yaşanmalıdır.
Bütün bu yapılanlar bir yarış havası içinde yapılırken ihlaslı yapmaya da azami dikkat gösterilmeli. Zira ihlasla yapılan küçük bir amel, ihlassız yapılan pek çok amelden üstündür. Bu sayede hem cemiyete huzur gelmiş, hem de manevi bir atmosfer meydana getirilerek, ilahi rahmetin celbine zemin hazırlanmış olur. Yapılan ibadetler, okunan Kur"anlar, Cenab-ı Hakk"a yükselen inilti ve ızdırap dolu dualar, akıtılan gözyaşları, yapılan tevbe, istiğfarlar yağmuru çeken bulutlar gibi ilahi rahmeti kendisine çeker.
İlahi rahmet, semamızı kapladığı zaman onu hayat kaynağı yağmurlar gibi lütuflar, ihsanlar, ikramlar ve hediyeler takip eder. Böylece gelen rahmet damlaları günahlarımızdan, gafletimizden dolayı kirlenen manevi hayatımızı da temizler.
Öyleyse daha ne duruyoruz. Haydi hep beraber, ilahi rahmet ve lütuflara hasret insanlar olarak başımızı okşayacak rahmet bulutlarının celbine ve onu takip edecek ilahi ihsanlara kendimizi hazırlayalım.
Bu bereketli günleri nasıl değerlendirelim?
1. Bol bol Kur"ân-ı Kerim okuyalım.
2. Peygamber Efendimiz (sas)"in şefaatini ümit ederek, O"na salât ü selâmlar getirelim.
3. Kaza veya nafile namazlar kılalım.
4. Dünyaya gönderiliş amacımızı ve gidişatımızı düşünerek tefekkürde bulunalım.
5. İşlediğimiz günahlar için bu bereketli günlerin yüzü suyu hürmetine samimi ve gönlümüzden gele gele tevbe ve istiğfarda bulunalım.
6. Bir dua listesi oluşturarak sevdiğimiz insanlara bol bol dua edelim.
7. Geceleri değerlendirerek haftanın belirli günlerinde teheccüd namazı kılalım.
8. Bu günlerde Allah Resulü"nün diğer günlere nazaran daha çok oruç tuttuğunu ve devamlı hayır yapma peşinde olduğunu görüyoruz. Biz de tutabildiğimiz kadar oruç tutmalı ve elimizdeki imkanlar nispetinde muhtaç olan insanlara maddi yardımlarda bulunarak onları sevindirmeliyiz.
Rahmetin sağanak sağanak yağdığı günler geliyor
REGAİB GECESİ
Regaib, “çokça rağbet edilen, kıymetli, değerli, ihsan” manalarına gelen Ragibe kelimesinin çoğuludur. Buna göre Regaib Gecesi denilince; “çok lütuf ve ihsan dolu, kıymetli ve değeri büyük, çok iyi değerlendirilmesi gereken gece” manası anlaşılır. Halk arasında üç aylar diye meşhur olan Recep, Şaban ve Ramazan aylarından Recep ayının ilk perşembeyi cumaya bağlayan gecesi olan Regaib Gecesi, aynı zamanda Ramazan ayının da ilk habercisi olma şerefini taşımaktadır. Rahmet kapılarının ardına kadar açık olduğu bu gece gaflet içinde geçirilmemeli, bir fırsat gecesi olarak değerlendirilip ona göre hareket edilmelidir.
RECEP AYI
Üç ayların ilki olan Recep, “tazim ve tekrim olunan ay” ve “hazırlanmak” manalarına gelmektedir. Peygamber Efendimiz (sas) bu aya ulaştıklarında “Allah"ım! Receb"i ve Şaban"ı hakkımızda mübarek kıl ve bizi Ramazan"a kavuştur” diyerek dua ederlerdi. Bu ay içinde aynı zamanda Mi"rac, Berat ve Kadir Gecesi gibi mübarek zaman dilimlerinin de bir müjdecisi olan “Regaib” gecesi vardır. Regaib, pek çok ata ve ihsan” manasına gelen “Ragibe” kelimesinin çoğuludur. Bu gecede Cenab-ı Hak engin rahmetiyle tecelli edip sonsuz mağfiretiyle muamelede bulunduğu için geceye bu isim verilmiştir. Recep ayının 27. gecesi ise Mirac Kandili"dir. Mirac, kelime manası itibarıyla “merdiven”, “yükselecek yer”, “en yüksek makam” manalarına gelmektedir. Bu gecede İnsanlığın İftihar Tablosu (sas) bir mucize olarak Mekke"deki Mescid-i Haram"dan Kudüs"teki Mescid-i Aksa"ya ve oradan da göklerin İlahi derinliklerine doğru pervaz edip ruhen ve bedenen Cenab-ı Hakk"ın huzuruna çıkmıştır.
ŞABAN AYI
Üç ayların ikincisi olan Şaban, kelime manası itibarıyla “dağılan”, “saçılan” manalarına gelmektedir. Bir rivayete göre Efendimiz (sas), Şaban ayında Ramazan için pek çok hayır dağıldığı için bu aya bu ismin verildiğini ifade etmektedir. Şaban ayı içerisinde Berat Kandili vardır. Berat kelimesi, “borçtan, isnat edilen suçtan, ruha azap veren sıkıntılardan kurtulmak” manalarına gelmektedir. Bu gecede Kur"an-ı Kerim, Levh-i Mahfuz"dan alınmış ve bir bütün halinde dünya semasına indirilmeye başlanmıştır. Bu sebeple bu gece hürmetine pek çok günah bağışlandığı için geceye Berat Gecesi denilmiştir. Yine bu ay içinde hicretin ikinci senesi Müslümanların kıblesi Mescid-i Aksa"dan Kâbe"ye çevrilmiştir.
RAMAZAN AYI
Üç ayların sonuncusu olan Ramazan ayı, on bir ayın sultanı ve ayların en faziletlisidir. Zira bu ayda Kur"an nazil olmaya başlamış ve ay boyunca oruç tutmak farz kılınmıştır. Ramazan kelimesi “kızgın taş” manasına gelen “Ramid” kelimesinden türetilmiştir. Ramazan ayı çok sıcak ve hararetli bir zaman dilimine tevafuk ettiği için ona bu isim verilmiştir. Ayrıca nasıl ki kızgın taş etrafındakini yakıp yok ederse Ramazan da kulların günahlarını yakıp mahvettiği için bu aya bu ismin verildiğini söyleyenler de olmuştur. Bazıları ise Ramazan kelimesinin “yağan yağmur” manasına gelen “ramıd” kelimesinden türetildiğini ve nasıl ki yağmurun yağması neticesinde yeryüzünün temizlenmesi gibi Ramazan ayında da günahların temizlenmesi sebebiyle bu aya bu ismin verildiğini söylemişlerdir. Kur"an"ın indirilmeye başlandığı bu ay içinde Kur"an-ı Kerim"deki ifadesiyle bin aydan daha hayırlı olan “Kadir Gecesi” vardır. Bu gece Allah"ın müminlere bahşettiği çok yüce bir ikramıdır. Ramazan"ın her gecesinin dolu dolu geçirilmesi için bu gecenin zamanı gizlenmiştir. Ancak Kadir gecesinin Ramazan"ın son on günü içinde olduğuna dair güçlü işaretler vardır.
23/6/2009 | Kategori:Dogru iman bilgileri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Kuran-ı Kerime el basarak yemin edilir mi?
Dört mezhebin müteahhir ulemasına göre, Kuran ile yemin etmek caizdir. Çünkü bu, Allah’ın izzet ve azametine yemin etmek gibi, Allah’ın ezeli ve ebedi kelamı olan Kuran ile yemin etmektir.
Allame Kemal şöyle der: “Kuran ile yemin etmek şimdi adet haline gelmiştir. Öyle ise, onun ile yemin etmek, yemin sayılır. Çünkü yeminler örf ve âdete göredir.
İbn-i Kudame, El-Muğni isimli eserinde şöyle der: “Kuran ile veya ondan bir ayetle veya Kelamullah ile yemin etmek, yemin sayılır. Bu, İbn-i Mesud, İ. Katade, İ. Şafi, İ. Malik ve ehl-i ilmin reyidir.
Bedruddin-i Ayni ise şöyle demiştir: “Bir kimse mushaf ile yemin ederse veya üstüne elini koyarsa veya “bunun hakkı için” derse, bu, yemin sayılır. Bilhassa yalan yere yapılan yeminlerin çoğaldığı ve halkın mushaf ile yemin etmeğe rağbet ettiği bir zamanda…”
23/6/2009 | Kategori:Dogru iman bilgileri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Okunamayacak derece eskimiş mushafları ne yapmak gerekir?
Kuran-ı Kerim’in yazıldığı mushaf yıpranır ve kendisinden istifade edilemeyecek bir hale gelirse, onu yakmak asla caiz değildir. Bu hale gelen mushaflar, temiz bir beze sarılarak, insanların üzerine basmayacağı bir yere gömülür.23/6/2009 | Kategori:Dogru iman bilgileri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Hatmederken, Duha suresinden aşağıdaki surelerin sonunda tekbir
Hatmeden kimsenin, Duha suresinden aşağıdaki her bir surenin sonunda tekbir getirmesi sünnettir. Zira Ubey b. Kâ’b’ın, Peygamber Efendimizin (sav) yanında Kuran’ı hatmederken bu sureleri okuduğu ve Peygamberimizin kendisine tekbir getirmesini emrettiği rivayet edilmiştir.
Bu surelerin sonunda sadece tekbir getirilmesi müstehab olup, kelime-i tevhid (Lâ ilâhe illallâh) veya tahmid (Elhamdulillah) getirilmesi müstehab değildir.
Kuran-ı Kerim okumanın edepleri nelerdir?
Kuran-ı Kerim’i okumanın edeplerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Okuyanın abdest üzere okumasıdır. Abdestsiz Kuran okumak, mushafı tutmamak şartıyla caizdir; ancak Kuran’ın abdest ile okunması, tilavetin edeplerindendir.
2- Okumaya “Eûzû besmele” ile başlanması,
3- Okurken kıbleye dönmesi,
4- Ayakta veya otururken edepli ve ağır başlı olunması,
5- Başını önüne tevazu ile eğmesi,
6- Bağdaş kurmaması, yastık ve duvar gibi şeylere yaslanmaması, kibirli bir vaziyette oturmaması,
7- Kuran’ı yavaş okuyup, acele etmemesi,
8- Kuran okurken ağlaması; eğer ağlayamıyorsa, ağlar gibi olması,
9- Okurken manasını düşünmesi,
10- Kıraati bozmayacak şekilde sesiyle Kuran’ı süslemesi, Zira efendimiz (sav): “Kuran’ı seslerinizle süsleyin” buyurmuştur.
Hallerin en güzeli, Kuran’ı namaz kılarken kıyamda okumaktır. İşte bu, amellerin en üstünlerindendir.
23/6/2009 | Kategori:Dogru iman bilgileri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Kuran'ı yavaş okumak mı daha sevaptır, yoksa hızlı okumak mı
Neşr isimli kitapta zikredildiğine göre, “Faziletli olan, yavaş okuyup az ayet okumak mı? Yoksa hızlı okuyup çok ayet okumak mı?” hususunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bir kısım âlimler bu soruya şöyle cevap vermişlerdir: Yavaş okumanın kıymeti daha yüksektir, çok okumanın ise sevabı daha çoktur.
Yavaş okuma daha kıymetlidir; çünkü bu okumada mana tefekkür edilir ve kalbe hüzün iner. Bu okuma, tazim ve hürmete daha yakın ve kalbe tesirde daha kuvvetlidir.
Çok okuma daha sevaplıdır; çünkü her harfe en az on sevap vardır. Ne kadar çok okunursa, o kadar fazla sevap kazanılır. Ancak bu, manayı bozmayacak, talim ve tecvid kaidelerini ihlal etmeyecek şekildeki çabuk okumak hakkındadır, yoksa aşırı süratle okumak mekruhtur. Bu hususta ittifak vardır.
23/6/2009 | Kategori:Dogru iman bilgileri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Kuran-ı Kerim okuma karşılığı ücret almak caiz midir?
Âlimler, aşağıdaki delillere isnad ederek, Kuran-ı Kerim’i okuma karşılığında ücret almanın caiz olmadığını bildirmişlerdir:
1- Ahmed İbn-i Hanbel’in, Abdurrahman Bin Şibli’den rivayet ettiği şu hadis: “Kuran-ı Kerim’i okuyun, onu yemeyin!” Yani dünya menfaatlerine vesile kılmayın.
2- Ubeyy İbn-i Ka’b hadisi: “Bir adama Kuran-ı Kerim öğrettiydim, o da bana bir yay hediye etti. Durumu Resulullah’a söylediğimde, ‘Onu aldıysan ateşten bir yay almışsın demektir’ buyurdu.”
3- İ. Beyhaki’nin, Hz. Bureyde’den naklettiği şu hadis: “Her kim Kuran okuyup, Kuran’ı insanların malını yemeğe vesile ederse, kıyamet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret olarak Arasat meydanına gelir”
4- Tirmizi’nin, İmran bin Husayn’dan rivayeti: “Kuran okuyan onunla Allah’ı istesin. Zira bir takım insanlar gelecek, Kuran’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan menfaat temin edecekler.”
5- Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned’inde şu hadis geçmektedir: “Kuran’ı okuyunuz, onunla amel ediniz. Ondan asla uzaklaşmayınız, onun hakkında haddi de aşmayınız; onun okunması karşılığında ücret alıp vermeyiniz, onunla dünya malını çoğaltma yoluna gitmeyiniz”
6- İ. Abbas der ki: "Kuran’ı ticaret aracı yapmanızı uygun değildir. Ancak elinin sanatı karşılığı olanda (yazmaya alınan ücrette) bir mahzur olmamalıdır."
7- İ. Birgivi der ki: “Açlıktan helak olma tehlikesi ile karşı karşıya olan okuyucunun aldığı haram olur mu?” derseniz, bizde deriz ki: “Aslında bu durumda birini bulamazsınız.” Eğer “Bulunur” derseniz; ona sözüm yok. Çünkü bu durumda ona leş, domuz eti ve izinsiz olarak başkasının malını yemek helal olmuştur. Ancak zaruretlerde sınır aşılmaz.
8- İ. Abidin der ki: Sevabın varlığı malum değildir ki ücret vermesi gereksin. Hâsıl olsa bile okuyan için hâsıl olur ve ücret karşılığı satılması caiz olmaz. Ya belli olmadığı zaman nasıl sahih olacaktır? Kaldı ki böyle bir okuyuştan sevabın hâsıl olmayacağı açıktır. Zira sevabın bulunmasında, amelin Allah rızası için olması şarttır. Ücretle okuyan ise dünyalık için okumuştur. Allah rızası için okumamıştır.
9- İ. Nevevi der ki: Son derece kaçınılmasını emredilecek şeylerin en önemlilerinden birisi de Kuran’ın bir kazanç aracı haline getirilmesidir.
10- Ebus-Suud efendinin fetvalarında şöyle geçer:
Sual: Zeyd-i cüzhan (Kuran okuyan herhangi birisi) tilavet-i Kuran-ı Azimi mücerred ücret için eylese (sırf ücret almak için Kuran okusa) aldığı akçe helal olur mu?
Cevap: Olmaz. Sahibine (okutana) istirdad (geri vermesi) lazımdır.
Sual: Bu surette Zeyd, sevap mülahazası (zannı) ile Kuran’ı dünyaya vesile ittihaz etmekle (yapmakla), mezbura (adı geçene) ne lazım olur?
Cevap: İstihfaf-ı kelamullahtır (Allahın kelamını hafife almaktır), küfür lazım olur (dinden çıkar).
Kuran-ı Kerim okuma karşılığında ücret almak haram olduğu gibi, ücret vermek de haramdır. Kuran okuma mukabilinde ücret alanlar, artık bu hadis ve beyanları düşünsünler ve tevbe ederek bir daha bu kötü işe tevessül etmesinler!
23/6/2009 | Kategori:Dogru iman bilgileri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Allah'ın muhafazasını isteyen...
İstediğin zaman yalnız Allah’tan iste. Yardım dileyeceğin zaman da yalnız Allah’tan yardım dile.
2/6/2009 | Kategori:Dogru iman bilgileri| Yorum (1) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Hem namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyetl
Hem namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü ahirete mal edebilir; fani ömrünü bir cihette ibka eder.
Bu söz, temsil-i hikâyedeki "Sermayesi birden bine çıkar." ifadesinin karşılığıdır. Evet, ömür dakikaları kılınan namaz sayesinde -güzel bir niyet ile- ibadet hükmünü alır. Bu sayede kişi ömür sermayesini ahirete mal edebilir. Demek namaz bir ruhtur, kişiye girdiğinde kişinin diğer mübah amelleri hayat bulmakta ve ibadete dönmektedir.
Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz mesele: "Güzel bir niyetle" ifadesidir. Zira mübah işlerin ibadete dönmesi, namaz ile birlikte güzel bir niyet şartına bağlanmıştır. Buradaki güzel niyeti misallerle şöylece izah edebiliriz:
Mesela elbise giymek mübah bir iştir. Elbise giymekten dolayı sevap kazanılmaz. Fakat bir kimse elbiseyi giyerken setr-i avrete niyet ederse ve bu kişi namazını da kılıyorsa elbisesini giymek onun için bir ibadettir. Çünkü o, elbiseyi avret mahallini örtmek ve bu sayede Allah'ın "Avret yerlerinizi örtün!" emrine itaat etmek kastıyla giymiştir.
Yine yemek yemek mübah bir iştir. Ancak kişi, yemeği ibadette kuvvetlenmek niyetiyle yese, yemek yemek bu kişi için bir ibadet hükmünü alır. Halis bir niyet ve namaz, mübah bir işi ibadete çevirmiş olur.
Ya da uyumak mübah bir iştir. Ama kişi ibadette kuvvet bulmak maksadıyla ve vücudunu toparlamak niyetiyle uyusa, namaz kılması şartıyla uykusu onun için ibadet olur.
Bu hükümlerin sebebi fıkıhtaki şu kaidedir: Vesilenin hükmü, maksada göre şekillenir. Eğer maksat ibadet ise vesile de ibadettir, maksat mübah ise vesile de mübahtır ve maksat haram ise vesile de haramdır.
Demek bir kimse, mübah işlerini Allah'ın rızası olan bir amele vesile yaptığında, namaz kılması şartı ile o mübah vesile, ibadet kabul edilmektedir. İşte bu da ancak halis bir niyetle olabilir.
Bu mesele Mesnevi-i Nuriye'de şöyle geçmektedir: "Nazar ile niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet adi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder."
Namaz kılan kimsenin diğer mübah dünyevi amellerinin, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alması meselesine şu misalle de bakabiliriz: Bir kimse askere kaydolduğunda artık o bir askerdir. Askerliği sadece üniformasını giydiği zamanlara mahsus değil, bütün zamanlar için geçerlidir. O sivil kıyafetler içinde de askerdir, tatil günlerinde de askerdir, uykusunda da askerdir, izinde de askerdir... Maaşı da sadece askerî üniformayı giydiği saatler hesaplanarak verilmez, bir ayın tamamında asker kabul edilerek verilir. Evet, belki o sadece günde sekiz saat askerlik görevi yaptı; ama maaşı bu sekiz saate göre değil, yirmi dört saat üzerinden verilmektedir. Onun bütün istirahat zamanları da askerlikten sayılmaktadır.
İşte namaz da böyle askerî bir üniformadır. Bu üniformayı giyen Allah'ın askeri olur ve o askerlik unvanı altında mübah işleri dahi askerlikten kabul edilir.
Üstadımızın 21. Söz'deki şu beyanını bu makamda mütalaa etmek faydalı olacaktır.
"Sen şu bağında nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terk etsen, bütün sa'yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen istirahat ve teneffüs vaktini, ruhun rahatına, kalbin teneffüsüne medar olan namaza sarf etsen, o vakit, bereketli nafaka-i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba olan iki maden-i mânevî bulursun.
Birinci maden: Bütün bağındaki yetiştirdiğin; çiçekli olsun, meyveli olsun, her nebatın, her ağacın tesbihatından güzel bir niyetle bir hisse alıyorsun.
İkinci maden: Hem bu bağdan çıkan mahsulâttan kim yese; hayvan olsun, insan olsun, inek olsun, sinek olsun, müşteri olsun, hırsız olsun sana bir sadaka hükmüne geçer. Fakat o şartla ki, sen Rezzâk-ı Hakikî namına ve izni dairesinde tasarruf etsen ve O'nun malını O'nun mahlûkatına veren bir tevziat memuru nazarıyla kendine baksan...
İşte bak, namazı terk eden ne kadar büyük bir hasâret eder. Ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder. Ve sa'ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve-i mânevî temin eden o iki neticeden ve o iki madenden mahrum kalır, iflâs eder." (21. Söz)
2/6/2009 | Kategori:Dogru iman bilgileri| Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
O halde siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim.
فَاذْكُرُونِى أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا لِى وَلاَ تَكْفُرُونِ
O halde siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin. (Bakara 152)
Cenab-ı Hak anılarak, kast ve yâd edilerek işlenen her iş, söz, fiil ve hatta sükût dahi Mevla’yı zikir sayılır. Mesela, herhangi bir uzvu hak için kullanmak, o uzvun zikridir Yoksa zikir sadece zannedildiği gibi “Allah” ya da “Sûbhanallah” gibi kelimeleri dil ile tekrardan ibaret değildir… Zikirden gaye, gafleti yok etmek ve onu kovmaktır. Öyleyse Allah’ın emirlerini yerine getirmeyi ve yasaklarından kaçınmayı ifade eden her şey zikrin kapsamı içindedir.
Ancak bu zikirlerin içinde, Cenab-ı Hakk’ın isimlerini ve sıfatlarını söylemek suretiyle yapılan zikrin tesiri çok süratli olup, beklenen muhabbeti oluşturarak kişiyi Mevla’ya çok daha çabuk ulaştırır. Zikirden asıl kastedilen mana da budur.
İmam Gazali hazretleri zikri üçe ayırmıştır:
1- Lisanın zikri: Dil ile Mevla’yı tesbih etmek, O’na hamd etmek, O’nu tazim etmek ve Kuran okumak gibi zikirler lisanın zikridir.
2- Azanın zikri: Her azayı yaratılış gayesinde kullanmak azanın zikridir. Mesela, göz ile Allah’ın sanatına bakmak, akıl ile o sanatta tecelli eden ilahi isimleri tefekkür etmek, kalp ile Allah’ı sevmek, ayak ile Allah’ın yolunda adım atmak gibi...
3- Kalbin zikri: Kalbin zikri de üçe ayrılır:
a- Allah-u Teala’nın zat ve sıfatlarına delalet eden delilleri bulmak ve meydana gelebilecek şüphelere karşı cevap hazırlamak için tefekkür etmektir.
b- Allah-u Teala’nın emirlerini, yasaklarını, müjde ve tehditlerini ve bunlara delalet eden delilleri düşünmektir.
c- Mahlukatın sır ve inceliklerini tefekkür ederek Allah-u Teala’nın büyüklüğünü, azametini, hikmetini, rahmetini vs. düşünmektir.
Tefsirini yaptığımız “Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim.” ayet-i kerimesi hakkında birçok izahlar yapılmıştır. Bu izahlardan bazıları şunlardır:
1- Siz beni itaat etmek suretiyle zikredin ki, ben de sizi rahmetimle zikredeyim. Bu manaya göre Allah’ın kulunu zikretmesinden murad: Ona rahmetiyle muamele etmesidir.
2- Siz beni itaat etmek suretiyle zikredin ki, ben de sizi mağfiretimle zikredeyim. Bu manaya göre Allah’ın kulunu zikretmesinden murad ise: Ona mağfiretiyle muamele edip onu affetmesidir.
3- Siz beni dua ile zikredin, ben de sizi duanıza icabet ve istediğinizi vererek ihsan etmekle zikredeyim.
4- Siz beni övmek için zikredin ki, ben de sizi bahşiş ve nimetimle zikredeyim.
5- Siz beni dünyada zikredin, ben de sizi ahirette zikredeyim.
6- Siz beni tenhalarda yalnız iken zikredin, ben de sizi açık yerlerde zikredeyim.
7- Siz beni rahat zamanlarınızda zikredin, ben de sizi bela ve musibet zamanlarınızda zikredeyim.
8- Siz beni af dileyerek zikredin, ben de sizi mağfiretimle affederek zikredeyim.
9- Siz beni, benim yolumda nefis, şeytan ve onlara uyanlarla harp etmek suretiyle zikredin, ben de sizi hidayet ve yardımımla zikredeyim.
10- Siz beni sıdk ve ihlâsla zikredin, ben de sizi kendi hususi dostluğuma kabul ile zikredeyim.
11- Siz beni dua ve niyaz ile zikredin, ben de sizi dünya ve ahiretinizin kurtuluşu ile zikredeyim.
Zikrin önemi ve kıymeti hakkında Peygamber Efendimizden de birçok hadis-i şerifler nakledilmiştir. Bazıları şunlardır:
Enes b. Malik’ten (r.a.) rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah'ı zikretmek için bir mecliste oturanları melekler kuşatırlar. Allah'ın rahmeti onları kaplar ve Allah Teâlâ onları katındaki meleklerle anar.”
Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Sadece Allah’ın rızası için bir araya gelip O'nu zikredenlere göklerden bir münadi şöyle seslenilir: 'Bağışlanmış olarak kalkınız! Günahlarınız sevaplara çevrildi. '”
Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Bir araya gelip de Allah'ı zikretmeden ve Resulüne salavat getirmeden dağılan bir kavmin bu toplantıları kıyamet gününde kendilerine üzüntü ve hasret vesilesi olur.”
Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edilen kudsi bir hadis-i şerifte Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ben kulumun bana olan zannı üzereyim. O beni zikrettiği zaman onunla beraberim. O beni kendi nefsinde zikrederse, ben onu kendi nefsimde zikrederim. O beni bir toplulukta zikrederse, ben onu ondan daha hayırlı bir toplulukta zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana bir kulaç yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim.”
Zikrin faziletine dair şu hadisleri de nakledebiliriz:
"Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş bir vaziyette bekler. Kişi Allah'ı zikredince siner ve çekilir; gaflet etse vesvese verir."
“Yemeğinizi zikrullah ve namazla eritiniz ve öyle yapmadan uyumayınız, çünkü kalbiniz kararır. Çok yemek zulmettir, zikir ise nurdur. Zikrin nuru ile taamın zulmeti gider.”
“Allah ‘a giden yolların en yakını zikir yoludur.”
Efendimize (sav) soruldu: “Ya Resulallah! Mücahitlerin hangisi üstün ve sevabı en büyüktür?” Peygamberimiz (sav) buyurdu ki: “Allah-u Teâlâ’yı en çok zikredendir.” O sahabe tekrar sordu: “Oruç tutanlardan hangisinin sevabı daha büyüktür?” Efendimiz (sav) yine: “Allah-u Teâlâ ‘yı en çok zikredenin sevabı en çoktur.” buyurdu. Sahabe yine sırası ile namaz kılanların, zekât verenlerin, hacca gidenlerin ve sadaka verenlerin hangilerinin sevabının daha çok olduğunu sordu. Efendimiz (sav) hepsine cevaben: “Allah-u Teâlâ’yı en çok zikredenlerin sevabı en çoktur.” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ebubekir (r.a.) Hz. Ömer’e (r.a) dedi ki: “Ya Eba Hafs, şu halde zikredenler hayırları toplayıp gidiyorlar.” Bunun üzerine Resul-u Ekrem (sav) Hz. Ebubekir’i (r.a.) tasdik ederek: “Evet haklısın.” buyurdu.
Ebu Hureyre şöyle buyurmuştur: “Gök ehli, içerisinde Allah'ın zikredildiği evleri tıpkı bir yıldız gibi görür.”
Süfyan b. Uyeyne de şöyle buyurmuştur: "Bir kavim Allah'ı anmak üzere bir araya geldiği zaman şeytan ve dünya onlardan uzaklaşır. Şeytan, dünyaya: 'Sen bunların ne yaptıklarını görmez misin?' der. Dünya da şeytana şu karşılığı verir: 'Sen onlara bakma! Dağıldıkları zaman ben onları teker teker boyunlarından tutup sana getiririm!'"
Tefsirini yaptığımız “O halde siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” ayeti kerimesinde Mevla Teâlâ, zikirden sonra şükrü emretmiştir. Şükrün manası: Sana iyilik yapanı, yapmış olduğu iyilikten dolayı övmendir. Şükrün zıttı ise küfran, yani iyiliği bilmemek ve nankörlüktür.
Bir kulun şükrünün üç rüknü ve üç esası vardır. Bir kulun şükredici olabilmesi için bu üç rüknü eda etmesi gerekir:
Birincisi: Kulun, üzerinde bulunan Allah-u Teâlâ’nın nimetlerini itiraf etmesidir.
İkincisi: Kulun, üzerinde bulunan bu nimetlerden dolayı Allah Teâlâ’ya hamd-ü sena etmesidir.
Üçüncüsü: Kulun, kendisine verilmiş olan nimetleri Allah'ın rızasını kazanma yolunda sarf etmesidir.
Bu üç esası yerine getirebilen şükrünü eda etmiş demektir.
Süfyan İbn-i Uyeyne hazretleri şükür hakkında şöyle demiştir: “Şükür, Allah’ın yasaklarından sakınmandır.”
Cüneyd-i Bağdadi hazretleri ise şükrü şöyle tarif etmiştir: “Şükür, Allah-u Teâlâ’nın nimetlerinden hiçbiriyle O’na karşı isyan etmemendir.”
Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleri ise şükrü şöyle tarif eder: “Şükür, nimetleri doğrudan doğruya Allah’tan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur."
Hacı Ali Haydar Efendi, ayet-i kerimede şükrün zikirden sonra zikredilmesinin hikmeti hakkında şöyle demiştir: “Bizim Mevla’yı zikretmemiz bir nimet, buna mukabil Allah’ın bizi zikretmesi ise daha büyük bir nimet olup şeytan bu iki büyük nimeti sahibinden çalmak isteyeceğinden Allah-u Teâlâ bu zikir nimetinin peşinde, onu bağlayıcı olan şükrü zikretmiştir. Çünkü nimete karşı şükredilince o nimet bağlanmış olur ve şeytan onu çalamaz.
Nitekim Ömer İbn-i Abdülaziz de şöyle buyurmuştur: “Allah’ın nimetlerini, ona şükrederek bağlayın. Allah’a şükretmekse isyanı terk etmekten ibarettir."
Ve yine bu hususta denilmiştir ki: “Şükür, eldeki nimetin bağı; gelecek nimetin de avcısıdır.”
Şükrün önemi ve kıymeti hakkında Peygamber Efendimiz (sav)’den birçok hadis-i şerifler nakledilmiştir. Bazıları şunlardır:
“Allah'ın nimetlerini yiyip şükreden kulun ecir ve sevabı, Allah yolunda oruç tutan kimsenin ecir ve sevabı gibidir. Afiyet ve selamet içerisinde olup şükreden kulun sevabı ise herhangi bir belaya müptela olan ve sabreden bir kulun ecri gibidir. Kendisine nimet verilen ve buna karşı şükreden kulun ecri ise nimetten mahrum olan ama Allah'ın kendisine verdiklerinden kani ve razı olan bir insanın ecri gibidir.”
“Bir kimse, hasta veya sakat birini görünce: "Allah-u Teâlâ’ya hamdolsun ki beni böyle etmedi. Bundan ve daha başka dertlilerden üstün kıldı." derse, nimetin şükrü olur.”
“Şükrederek yiyen, sabrederek oruç tutan mertebesindedir.”
“İman iki kısımdan oluşan bir bütündür; onun bir yarısı sabır, diğer yarısı da şükürdür.”
“Az veya çok bir nimete kavuşan "Elhamdülillah" derse, Allah-u Teâla o kimseye bu nimetten daha iyisini verir.”
Cenab-ı Hak, tefsirini yapmaya çalıştığımız ayet-i kerimenin hürmetine bizleri zikreden ve şükreden kullar zümresine dâhil eylesin ve bizleri nimetine karşı nankörlük yapmaktan da muhafaza etsin. Âmin!
28/5/2009 | Kategori:Dogru iman bilgileri| Yorum (1) Yorum yaz! Kalici Baglanti
<<Önceki Sayfa |1/10|
